Bilgi Toplumu

Başlangıç » KAMU » Niçin Bilgileşmeliyiz?

Niçin Bilgileşmeliyiz?


Çünkü,

Bilgiye muhtacız; kendi bilgimize… yani vatandaş, birey, meslek erbabı, anne, genç, öğrenci, hoca, vs. sıfatlarımızla yapıp etmelerimizden doğan bilgilere muhtacız. Bunların çok büyük bir kısmı ise kamu kurumlarının veritabanlarına (eskinin ve giderek azalan defterlerine) kaydedilmekte. Bu bilgiyi bir kudret haline getiren ise bilgiyle artık ne yapabilirliğimizde saklı. Bu bir farkındalığı farkettirme meselesi. Bilgiyi işlemek ameliyesi bütün kadrosuyla artık, “defter tutmak” ve “otomasyon” halesinden çıkmıştır. Buradan, müstakil bir “özerk emel” olmaya doğru dönüşmektedir. Bilgiyi işlemekten murat “yaşadığımız yeri yaşanabilir kılmak için bilgiyi işlemek”tir. Zinhar “kaydetmek için yaşamak” değil. Ve hatta “kayıtlar sayesinde yaşamak” hiç değil. Bilgi toplumu; iletişen ve bilişen insanlardan mürekkep olmakla sınırlı kalmayan bütün yapısal biriciklikler niteliksel biriciklikler sıfat ve zamirleriyle ve toplumsal kütlesiyle BİLGİLEŞEN-BİLDİRİŞEN toplumdur.

Doğru Söz Yetmez

Bu yüzden, sözü söyleyenin doğru adam olmasını ve doğurganlığını gözetmeliyiz. Peki, böyle mi yapıyoruz? Hayır… ya, bir şey yapıyor muyuz? Evet yapıyoruz: yaşadığımız yeri yaşanabilir olmaktan çıkaran şeyleri… Yaşanılır bir yer yapmanın; tek bir formülü, bütün zaman ve mekanlara uyan bir projesi olmadığını göz ardı etmeksizin, gerçeklerimize uygun yapılacakların başında neyi görüyoruz? “Benim gördüğüm şu” diyenler, olan bitenden karineler getirerek ve hatta “doğru sözler” söyleyerek inandırıcı olanlar var. Muhatapları kim bu sözcülerin? Dolaylı veyahut direk, halkı muhatap alıyorlar. Söylenen şeyin tamam­layıcı yönlerinden biri de yeri ile zamanının seçilişidir. Bunlar, bir dış gözlemle ayıklayabileceğimiz bulgular. İç gözlem yaptı­ğımızda neler bulabileceğimize bakalım bir de: Halk cahildir. Halk bu söylediklerimi görebilecek bilgilenme imkanlarından uzaktır, uzaklaştırılmıştır. Yanıltılmaktadır. Halk günlük men­faatlerin peşindedir. Maruz kaldığımız propagandaların, içinden ve dışından gözlemi böyle.

 

Lütfen dikkat ediniz. Ben de yukarıdaki tespitlere dahil edilme riski içinde harim-i isteminize hitap edeceğim. Ne çok; iddia, öneri, dikkat daveti, vs. propagandası yapılmaktadır ülkemizde. Ama yaşanabilir bir yer olma özelliğini koruyamıyoruz yurdu­muzun. Dahası bozucu etkilerin önü alınamıyor. Bu sebeple düşünelim, sözü. Propagandalardan örnekler alıp da önüme, onların muhasebesini yahut muhakemesini çıkaracak değilim. Genelleme de yapmayacağım. Doğru sözün sahibinin de doğru adam olması gerek demiş oluyorum. O adam doğru şeylerin doğduğu adam olmalıdır demek bu. Bu da yetmez. Yani, doğru olan yine de tecelli etmeyebilir. Ama tecelli etmedi diye yanlışlanamaz da.

 

Hem kendimiz hem sözünü işittiklerimiz için sağlama kriterleri manzumesine sahip miyiz? Mesele burada. Çünkü, eğri adamla­rın saklanmalarına en çok yarayışlı kılıf, söyledikleri doğru söz­lerdir. Peki, aynı sözü, hem de doğru olan sözü söyleyen iki başka adamdan birine değil ama öbürüne inanılmasını nasıl açıklayabiliriz? Oysa, “yahu ikiniz aynı sözü söylüyorsunuz da niye ayrı yerlerin adamısınız” diye sormak gerekirdi. Gerçi, sorsak bile alacağımız cevap, vardığımız kararı değiştirmeye­cektir. Birine uyacağız, katılacağız ya da diğerine. Niye mi; bizi yakalayıp onun peşinden götüren tutulmasını beklediğimiz va­atlere meftunuzdur da ondan. Bu vaatler ya kendi kendimize yahut başkalarından bize verilmiş vaatler olabilir. Hiç fark etmez. Çünkü insanın yemi vaattir. Vaadin tutturulduğu sicim de kah şüphe kah merak, kah şu kah bu olur. İşte insan tabiatın­dan, o an için sicim olmaya hangisi yakınlaşmış ise. Eğri adamla­rın piri şeytan da öyle yapmadı mı, Adem’e ve Havva’ya! Ebedî mülk ve bakî hayat için yaratıldığı bilgisini, şüphe ipinin ucuna tutturmuştu ve atamızı-anamızı avlamıştı… Allah affetti. Allah hep öğretsin ve salihleri affetsin.

Bilgi Toplumu Ekonomisi

Tam anında üretim, tam anında bilgilenme. Bu iki tanıtım önce­den üretim ve sonradan bilgilenme idi. Olasılığı, oldu bittiye getirmek aceleciliğine düşmemek için şu iki tanıtımı yoklamak lazım. Bu tabirler, demek oluyor ki önceleri sipariş edilme anı ile yararlandırma veya teslim anı arasında bir süre geçiyor idi. Ama şimdi o süre sıfıra çekildi. Ve yine demek olur ki önceleri; sürekli üretim yapılıyorken şimdi anında üretime ve anında kullandırmaya amadelik vardır.

 

Yani, talep arzdan mevcudu kalmadı sözünü işitmiyorsa veya hep şu kadar dakika sonra elinizde sözünü işitiyorsa artık eko­nomik faaliyetler yapısal olarak eş bünyelere bürünmüşler de­mektir. Dolayısıyla mesleki niteliklerden başka hiçbir ayırıcıdan bahsedememek hali geldi çattı ki, üretim-hizmet sınıflandırması ortadan kalkıyor. Dahası bütün ekonomik faaliyetler hizmet bünyesine giriyor. Depolar kalkabilir bu andan itibaren. Çünkü nasıl doktor, öğretmen, berber, terzi, mühendis üretimini depolamıyorsa fabrika, çiftlik, mandıra, değirmen de deposuz bina edilmek gereği altında. Bu gidişle ürün ve mal algısı hayat­tan çekilmekte ve boşalan bu yere fayda algısı yerleşmekte. Makinelere de meslek elemanı rütbesi kazanmak şansı doğuyor. Nakliye vasıtalarına da seyyar depo ve seyyar imalathane fonk­siyonu ekleniyor.

 

E tabi, perakende dükkanları da elleyerek, koklayarak, tadarak, gözleyerek muayene ihtiyacınızı gidermek arayışınız için hiz­met veren yerler haline gelivermekte… eğer lüzumu kaldıysa. Bir tür sosyal aktivite veya piyasa etmek için harcanan zaman içinde alış-veriş yapanlar dolayısıyla hane, kişi ve işyeri harcama türleri yoğunluğuyla frekans nabzını tutan raf kontrolü, dükkan siparişlerini otomatize edivermekte.

 

İşte, cennet ekonomisi nasıl sürdürülebilir ve yönetilir ki diye hayrete düşenler bilsinler ki, bilgi toplumu ekonomisi denen şey odur. Ve hayrete düşülecek tarafı yoktur. Şıp aklında bırt önünde… bu kompleksi başarmanın sihri özerk ve genel emellenmelerin tam bilgileşmeye bağlantılandırılmasında ve faydanın da enformatikleştirilmesindedir.

Bilgi Toplumu Neyi Bilir?

Yaptığının ve yapmadığının gereğini, gerçekliğini, geçerliğini bilen bir toplum bilgi toplumudur. Ve bu bildikleriyle “halinin” ölçümünü yapabilen yani, yerindelik ve yeterlik ya da yersizlik ve yetersizlik açıklayabilen toplumdur bilgi toplumu.

 

Şimdi her şeyin faturasını kestiğimiz “küresel finans krizi” açık­lamasını, tatmin edici bulmak bakımından yokladığımızda bilgi toplumu olup olmadığımızı meydana çıkarabiliriz sanıyorum.

 

Halimizi tarif eden okumalar yapıyoruz: Dolar 1,3 liradan 1,8 liraya çıktı; İhracatımızın % 15’ini ve ithalatımızın % 50’sini kaybettik; sanayi malı üretiminde % 5 atalet ve genel sanayi üretiminde % 21 gerileme var; TL ve yabancı para hacminde azalma yok; Merkez Bankamız dolar satmaya başladı. Yorumlar işitiyoruz: Bu sonuçların nedenleri krizden dolayı dış pazarımız siparişlerini hem iptal ediyor hem yenilemiyor ve dolayısıyla ihracatımız düşüyor şeklinde bağlanıyor; kriz psikolojik olarak iç ticareti “beklemeye” itti; ihraç malı için gereken ithal girdi yapılmadığı için dış alım geriledi; bu iki sebeple üretimin düşüşü devam ediyor; küresel para dolar olarak ve sair para birimiyle gelen yabancı sermaye geri çekildiği için dolar yükseliyor.

 

Bilgi toplumu, açıklamalarını böyle yapmaz oysa. Bu cümlenin öznesi şöyle de konabilirdi: Bilgi toplumunun yöneticileri böyle numaralar çekemez. Şu şu malların dış satımında şu şu müşteri­lerin talebi düşmüştür ve şu kadar zamandır falanca filanca üre­ticilerimizin stokunun çıkış hızı şu seviyeye gerilemiştir. Bu cümleyi kuramıyorsa bir izleyici ve bu cümlenin kurulabilme­sine olanak sağlamıyorsa o toplum, bilgi toplumunu başka bir yerde aramak lazımdır.

 

Peki bilgi toplumu olmak niyeti var mı o toplumda? Hemen sıyırıp atmayalım ve umut ederek arayalım değil mi! Belki bilgi toplumuna inkılap manasına gelen bir işaret buluruz. Doların ana yurdu ABD’nin hükümeti, tahsili temerrüde düşen kredile­rin ikamesi için kredi sigortacısı olan şirketlere tazminat görev­lerini yerine getirmelerini hatırlatması gerekirken, tüketici kre­dileri için üretim yapan holdinglerini niye sübvanse edecekmiş? Ülkemizden doların çekilmesi bu sübvansiyonun gerektirdiği bir hortumlama olmasın! Madem likidite sorunumuz yoktur, neden bankalarımızla elbirliği edip tüketici kredilendirme yoluyla dış müşterilere pazarlama yapamıyor ihracatçımız? Bizim paramız para değil mi? Muhtelif merkez bankaları nezdinde muhtelif paraların pariteleri ile aramızda ne oranda farklar vardır?

 

Bu sorular sorulmuyor, “harç bitti yapı paydos” sloganı tatmin ediyorsa, dış müşteriyi kredilendirmeye yönelerek üretimini ve dolayısıyla sanayi malı ithalatını koruyarak “dolar dışındaki rezervlerin ülkeleri” ile olan ticaretimizi yükseltmek lazımdır. Sterlin, bankalarına ortak olur ve Avro mevduat garantörlüğü ederken bizde banka kurtarmacılığı gerekmiyorsa; üreticimiz ile dış müşterimiz arasında finansal organizatörlük yaparak işsiz­leşmenin önüne geçebiliriz demektir. Bunu, Çin 2 trilyon dola­rın üstüne otururken ve Japonya IMF’ye para yatırırken yapmıyor da biz mi yapacağız diyen biri mi oldu?! Yoksa gaipten mi işittim?

 

Bilgi Toplumu ve Medya münasebetinde sağlık arayan bir okuyucu, finansal kriz dolayımında gazetesinde, radyosunda, televizyonunda, internetinde, dergisinde bu sorguların yapıldı­ğını görebilmeliydi. Çünkü ilişkilerde sağlık hâlâ değerli ve ara­nıyor şükürler olsun.

 

Kredi sigortacılığı yapan şirketler, kredi alacaklarını tahsil ede­meyen bankaların bataklarını(!) neden tazmin etmiyorlar, etme­diler?

 

Kredi sözleşmeleri, türev piyasalarda alınır-satılır birer emtia iken batan(!) bankalar “Amerikan Mortgage Kredisi Sözleşmele­rini” neden uluslararası pazarda reasüre etmediler? Amerikan taşınmazları “ihraç malı” haline gelmesine diyen bir irade mi girdi devreye?

 

Kredi sözleşmeleri, türev piyasalarda alınır-satılır birer emtia iken batan(!) bankalar “Amerikan Tüketici Kredisi Sözleşmele­rini” neden uluslararası pazarda reasüre etmediler? Amerikan vatandaşları “kelepir ihraç malı – sınır aşırıya köle” haline gel­mesine diyen bir irade mi girdi devreye?

 

Tamam, inandık ki kriz, finans organizasyonlarındaki zararlar­dır(!) sebebi de kredi tahsilatlarındaki verimsizliktir! Buna ban­kaların zehirli varlıkları deniyor. Sorun tek ve sorunlu bünye de klonlanmış misali aynı vücutlar ise çözüm de tek olmalıydı. Ama ABD ayrı İngiltere ayrı Avrupa ayrı reçeteler ve tedaviler uyguluyor, neden?

 

Kredi borçluları hem bankalarına hem de vatandaş oldukları için vergi dairelerine para ödeyen gerçek ve tüzel kişilerdir. Bu kişiler verimsiz ödeyiciler durumuna düştükleri için bankalar batarken, devlet hazinelerinin sübvansiyon kaynağı olan vergi daireleri gelirleri devam edecek mi de dolar, sübvansiyon; ster­lin, ortaklık; avro, tazminatçı rolünü üstleniyor? Bu taahhüt edilen paraları nereden bulacaklar?

 

2006 Haziran sonu itibariyle “kredilendirme ve sigortalama ana­lizi, ölçümü ve yönetimi konuları”; yapısal dönüştürme ve yeni kurallar getirme şiddetinde kararlara bağlanmıştı BASEL-II’de. Ne oldu da birbuçuk – iki yıl dolmadan BASEL-II mutabakatları iptal ediliyor?

 

Eğer uluslararası muvafakatler iptal ediliyor ve biz bundan et­kileniyorsak Nazım Ekren hangi güvenle “uluslararası finansal mimari yeniden kurgulanır ve Türkiye orada yerini alır” diyebi­liyor da “yok öyle Yağma Hasan’ın Böreği” demiyor?

Madem Türkiye’nin bankalarında likit sorunu yoktur, hem ihra­cat hem ithalat pazarımız olan Avrupa’nın kredici-sanayici iliş­kilerinin bozukluğundan etkilenen “üretim tesislerimizi” neden çaresizliğe bırakıyoruz? Avro vatandaşlarını, devletlerinin işsiz­lik ve emeklilik fonlarından aldıkları maaşları toplamı kadar “tüketici kredisi müşterisi” etmeye koyulmuyoruz, neden? Fa­lanca malımıza falanca bankadan falanca süre kadar taksitlendirme yapmak için “sanayicilerimiz ve bankalarımız” neyi bekliyorlar? Bizi kendi parasıyla kredilendirenlerin parası para değilmiş gördük, peki bizim paramız para değil mi?

 

Çin’in 2 trilyon doları, piyasadan daha ne kadar süre uzak tutu­lacak?

 

ABD ve Avrupa IMF’ye para yatırmayacaklarını açıklarken Ja­ponya neden 100 milyar dolar verdi?

 

Türkiye’de her nakit, nakit hükmünde ve ticarî kıymetler baş aşağı düşerken doların yükselmesi neme ne şeydir? Aynı denge­sizlik diğer türlerin rezervlerinde de gözleniyor mu? Mübadele karşılaşmaları nasıl ve ne miktarlarda olmaktadır? Yoksa günde 50 milyon dolar satmaya başlayan Merkez Bankası, aslında dışa­rıya kanımızı mı pompalıyor?

 

Bankalarımız batık Amerikan Mortgage sözleşmelerini, kendi rezervleri miktarında satın alsalar ve Türkiye’de satsalar acaba yastık altı kıymetlerimiz piyasaya çıkmaz mı?

 

Üretimin faktörleri tarihte sırayla merkeze oturdular; önce top­rak sonra emek şimdi finans sermaye merkez faktör oldular. Sıralarını savdıklarının arifesinde büyük krizler yaşanmıştı. Acaba yeni bir merkez faktör mü ihdas ediliyor?! Yoksa çok açılan ağzı ve yalama olan mafsalıyla MAKAS rektefiye edilecek de emtia-para el değiştirme meblağı oranlaması daha bir çekip çevrilebilir düzeye mi indirilecek?

Halimize ve Etrafımıza Dair: Bilgileşmek

Burada “halimiz” denince hiç ayırımsız bütün yapıp-etmeleri­mizden ve “etrafımız” denince dışımızda veya yanı başımızda olan-bitenden doğan bilgileri murat ediyoruz. Güncesine malik olmayan insanlar daima kendilerini sevk edecek, yol gösterecek birisini arar. Dolayısıyla kendisine emniyeti yoktur. İç güdüsel olarak adeta hissiyle isyan halinde ve fakat bir kere yakalandı mı, artık kendisine nasıl yol bulacağını düşünemeyerek, her şeye boyun eğer. Fertler böyle olunca bunların cümlesi demek olan cemiyet de aynı halde demektir. Farkındalığını fark ettiren ve maddi planda olsun daha ileri bir milletin boyunduruğuna geçer. Böylece kul, köle derekesine düşer. İşte buna karşı yegane zırh, bireyi etrafında olan-bitenden haberdar olacak ve kendi­sini bilecek hale getirmektir. Bir millette bilgileşmek, mütedahile genelleştirilememişse içlerinden bazılarının malu­mata muttali bulunması, alim olması o milleti yükseltmek için yeterli değildir. Zira bu mürekkep yalamışlar, kitap kurtları, araştırıp-karıştıranlar ne kadar himmetefza olsalar, çoğunluk körebe oynayan toplum içerisinde bir şeye muvaffak olamazlar. Deniz-damla misali…

 

Dün; geneli okumamış, kendini anlamamış halkı para veya korku ile esir ve mukallit tutmak “zor kullanıcılar”a pek kolay iken şimdi; halden ve etraftan bîhaber aynı halka tasallut için zor kullanmaya lüzum yoktur. Dün, cahil halkın zora karşı gale­yanı çabucak geçiverecek saman alevi mesabesinde bir devir iken şimdi, kıvılcım bile almazlık devri söz konusudur. Halbuki hali ve etrafına; ölçülebilir-karşılaştırılabilir, açık-anlaşılır, uluslararası ve yerel standartlarda nüfuz edebilir şekilde vakıf olan halk ne kadar kandırılmak istense de hürriyetini ve hüvi­yetini vermemek için kesintisiz mücadeleye kabiliyetlidir.

 

Dolayısıyla ülkemizde en evvel dikkatlerimizin odağına; halkı yol gibi su gibi enerji gibi gaz gibi telefon gibi tam bir alt yapı şebekesi denginde, Türkiye’de gerçek ve tüzel kişilerin ürün-faaliyet-meslek-amaç kapsamında kamuya açık yapıp etmelerin­den doğan ve ülke kaynaklarının envanterinden ibaret olan bilgilerin veri setleri halinde, ölçülebilir-karşılaştırılabilir, ulus­lar arası standartlarda tanımlı, açık-anlaşılır biçimde; gerek son­radan okumayla/güncellemeye gerek verinin doğduğu ve değiş­tiği yerden doğduğu ve değiştiği anda zabdetmeye bağlı genişle­yen kayıt referansına dayalı, Türkiye Adres Standardı ve Coğrafi Bilgi Sınıflaması ve Ülke Sayısal Haritası ile mezcedilmiş; karar destek, projeksiyon, imaj rapor, optimizasyon, plan altlığı hiz­metleri şebekesi ile donatmayı koymalıyız. “Ne iş yapmalıyım? Hangi işi yapıyorum? İşim; nerelerde yapılmakta, kimlerle ya­pılmakta, ne zamanlar yapılmakta, kimlere neleri nerelerde sunmakta, ne gibi ürün ve hizmetleri gereksinmekte, nasıl bir geçmişe sahip, nasıl bir geleceğe gebe… Ne kadar; istihdam do­ğuruyor, enerji tüketiyor, katma değer üretiyor” ve benzeri so­ruların cevapları elimin altında değilse işimi ne kadar başarılı yapıyorumdur, öğrenimimi ne kadar başarılı sürdürebiliyorum­dur sorgulamasını yapar bir halk vücuda getirmeliyiz. Bunun için de basit bir “kamu veritabanlarına erişim şebekesi” kurul­malıdır.

 

Küreselleşme dayatmasını, küresel rekabet şeklinde okumaya önem vermeliyiz. Bir anlamda, ülke kaynaklarını gayet tabi yoldan müşterek planlayabilmek mümkün olsun. Demek ki millet, kendi kendisini idare için lazım gelen fen, savaş, eko­nomi, ticaret, sanayi, meslek, öğrenim kabiliyetine sahip olma­lıysa; ez cümle o milleti her çeşit muhtariyete sahip kılacak “hali ve etrafı” bilmeklik imkanına muhtaçtır. Bu da her ürün, hiz­met, faaliyet, amaç, fonksiyon müktesebatını ve pazarını her­kese açmakla sağlanır. Bu surette; teşebbüsü, idareyi, meraklan­mayı, öğrenmeyi bağımlılıktan kurtaralım ve herhangi öneri ve itiraz karşısında bön bön bakakalmaktan çıkabilelim.

Mesele Ülke Kaynaklarının Planlaması Değil mi? Ya da TBA Nedir?

Ya, evet. Değil mi? Yani bütün şu telaşa başka ne için olsun ki! Elbette ülke kaynakları planlamasından öğrenim, geçim ve hu­zur başlıkları altında tasnif edebileceğimiz bütün faaliyetlerimizi tam bir dengeye sahip kılarak sürdürmeyi anlıyorsak bu amaca uygun önerileri, tecrübeleri, yetkinlikleri, yeterlikleri haiz akil iddia sahiplerinin münazara, münakaşa ve hatta muarezelerini makbul saymamız gerekiyor. Peki amaç bu ise, bu amaç için mücadele edenler dolayımında cemiyet niçin tam bir tearuf ve tedahül yaşayamıyor? Aynı amaca matuf gayretkeşliklerin deği­şik yöntemleri niçin tek bir potada telif edilemiyor? Amaç aynı olduktan sonra niçin bir muvafakat, mutabakat hasıl edilemiyor?

 

Cevap muhtelif… ya, iddia sahipleri akil değil ve haliyle cemi­yet, kaynak planlama mesaisinden ümidi kesmiştir; ya, akil adamların amaçları temelli farklıdır ki cemiyeti, biri bir yana öteki diğer yana çekiştirmektedir; ya, amaçlar için birinci araç olan gövdelerin (teşkilatların, müesseselerin) bekası, amaç ye­rine geçmiştir. Cevap nerededir arayışıyla sözü uzatmak anlam­sız. Kimin öğrenim imkanlarının, kimin geçim kaynaklarının, kimin ilişkilerinin huzuru adına idiyse bu planlama rekabeti cevap da orada aslında: “Akil iddia sahipleri” tanıtması yapılan gayretkeşler, eski tabirle “ulema, hukema, umera” zümreleri olduğuna göre ve bu sıfatlara bağlı görevler ve sorumluluklar, cemiyetin (öğrenim, geçim, huzur) sağlık ve selameti adına tü­retildiğine göre, cevap; cemiyet ile âlimler, cemiyet ile hâkimler, cemiyet ile amirler “bağlantısında” yatıyor. Burada hemfikir olmamak can düşmanlığının gereğidir ancak. Cani değil canefza olmak özenilen makam ise binaenaleyh, cevap bulduran yolda­yız demektir. İlerleyelim… Uyum ve uyumsuzluk, “bağlantının kompleks” ya da “bağlantının kutuplu” olarak algılanmasına matuf “bağlı olanların” görüş aykırılıklarından kaynaklanabilir sadece. Yani, cemiyete ait doğal fonksiyonlara tayin edilenler veyahut layık görülenler olan ulema, hukema, umera kendileri­nin; o fonksiyonların her bir cemiyet üyesini kapsadığını ve dolayısıyla bir ızgara ya da bir fileyi meydana getiren “kay­nak/bağcık” noktasında oturduklarını unutmuşlarsa uyumsuzluk baş gösterir. Ulema, hukema, umeranın nerede durduklarını unutmaları ise kendilerini stratosferde oturan ve cemiyete yuka­rıdan bakan saymaları anlamındadır. Bu da “bağlantının kutup­luluğu” demektir. “Bağlantının kompleksliği” ki, uyumu getirir ve bu da cemiyet dediğimiz organizmanın her bir üyesinin bağ­lantılı oluşu kabulüyle ulemaya, hukemaya, umeraya bağlantıyı sağlayan düğümün atıldığı yüzük konumunu kazandırır.

 

Yüzük konumunu kabul eden akil ve yetkin adamlar hatt-ı za­tında cemiyetin bir üyesi olduklarını da kabul etmektedirler. Kutbun yukarısındayım diyen o gayretkeşler ise kendilerini kahya tahtında ve cemiyeti çiftlik, cemiyet üyelerini ise küçük­baş hayvanlar, büyükbaş hayvanlar, kümes hayvanları, tahıllar, sebzeler, meyveler, madenler, vs… ülkeyi ise tavlalar, ahırlar, tarlalar, koruluklar, meralıklar, bağlar, bahçeler, yaylaklar, kış­laklar, ocaklar vs. kalıbında sayacaklardır. Böyle cemiyet varsa eğer, üyelerinin arasında bir uyum olur ama hiçbir bağlantı olamaz. Dolayısıyla kahyalığa geçmek iddiasında olanların çe­kişmelerinden mütevellit uyumsuzluklar muhakkak ve müsta­haktır.

 

Üyeleri “insanlar” olan bir cemiyetin, yüzükler mesabesinde ulemaları, hukemaları, umeraları olurmuş demek ki. Peki bu akil iddia sahipleri dediğimiz gayretkeşlerden ulema, hukema, umera nam veya namzedi eşhas cemiyetin öğrenim, geçim ve huzur fonksiyonları dairesinde icra-yı sanat arzederken tam dengeyi sağlamak için “nereye dayanacaklar” ve “ne vazife göre­cekler” de kaynakların planlamasını başarıyla gerçekleştirip, cemiyetin bir millet olarak yaşamak potansiyelini diri tutmaya katkı sağlayacaklardır? Öncelikle cemiyete inanacaklar. Bu inanca dayanacaklar. Yani, suyun akacağı yatağı ve menzili bulma istidadına sahip olduğunu kabul etmek mesabesinde, cemiyetin ne yaptığını ve yapacağını, nereden geldiği ve nereye gideceğini bildiğini kabul edecek ve itimat duyacaktır. Dayanağı bu itimat duygusu olacaktır. Dayanağı olan bu güvence ile ulema, hukema, umeranın göreceği en birinci vazifesi de cemi­yetin yapıp etmelerinden doğan bilgiyi; cemiyetin her bir üye­sine tek tek ve toplamda cemiyete ait olduğu şuuruyla ayırımsız herkese; ölçülebilir-karşılaştırılabilir, standart tanımlı, zaman-yer-amaç-sebep-sonuç ilişkili bir biçimde açık ve anlaşılır olarak dağıtmaktır. Böylece cemiyetin ferdi yapıp yapmayacağı kara­rını alacağı işlerinde optimum seviyeyi tutturabilerek “ülke kaynaklarının planlamasında” ulema, hukema, umerayı yalnız bırakmamış olacak ve hatta en doğruyu bulmakta birinci fail rolünün hakkını verecektir.

 

Binlerce çeşit meslek var. Hem, bir mesleğin onlarca çeşit şu­besi. Yüzbinlerce mamul, malzeme ve alet-edevat. Onbinlerce hizmet konusu. Yüzlerce faaliyet ve her faaliyet içinde meslek­ler-malzemeler-hizmetler kesişimi kadar da amaçlar. Dahası her yaştan insan adedince özerk emeller. Bütün bunların optimum düzeyde ve sağlıklı işleyişe bağlı olarak sürdürülmesine göster­diğimiz dikkate dayalı işimiz var bir de. Bu dikkatten sorumlu ve beklentili olmaya ise “ülke kaynaklarının planlaması” diyoruz. Ve bu sorumluluk hepi topu kaç kişinin sırtına bıra­kılmış? Siz deyiniz onbin, ben diyeyim yüzbin. İsterseniz hane sayısınca sorumlu tayin ediniz. Eğer “bütün cemiyet aklını ve sevk-i tabisini” belli sayıda ve bizzat o eyleşim içinde bulunma­yan üçüncü taraf insana yıkarsanız, bu malum sorumluluk hak­kıyla yerine getirilemeyecektir. İnkarı muhal bir noktaya gel­dik… bilmek iradesi ve yapmak ehliyeti, bütün cemaat adına mutlak anlamda bir zümreye salahiyet alanı olarak terkedilmişse o cemiyet kesinlikle sağlıksızdır ve bir kalabalıktan ibaret kalır.

 

Sağlıklı bir toplumun; irade, ehliyet ve salahiyet bakımından muhtar eşhası olmalı değil midir? Ah, elbette olmalıdır. Fakat bu muhtar zümre, cemiyet saikıyla da olsa mutlaklık tahtında ol­mamalıdır. E, zaten öyle değiller ki… insanlık kralları ve hali­feleri ve şeyhleri ve kutupları ve liderleri tahttan indireli yüzyılı geçti diyeceksiniz. Belli ki öyle. Aslında insanlık sadece “birlik” tahtını yıktı, fakat ilahlar hala işbaşında.

 

Bilgisini iradesiyle işleyen topluma cemiyet denir. Aksi, sadece sürüdür, familyadır. Ve o sürü; “güdülür”, “yayılır”, “sağılır”, “kırpılır”, “kesilir”, “doğurtulur”, “tavlanır”, “suvarılır”, “doyu­rulur”, “tımar edilir”, ilahiri. “Kendi doğurduğu bilgisinin” iş­lenmesine temsilcileri vasıta etmekle vaziyet getirmiş olan bir cemiyette dahi mutlakıyet devirlerinin hastalıkları görülmekte­dir. Kilise, malumunuz cemaat anlamına gelir. Ve hastalığı ise ruhbanlıktır. Sovyet de cemaatler cemiyetidir, parti hiyerarşisi onu öldürmüştür. Kooperatifçi, kapitalist, ümmetçi, kabileci, ananeci, liberal, vs. kurucu yahut yükseltici cevherlere sahip halkların, cemiyet (hatta az sayıdaki örnekleriyle; millet) olmak özelliklerinin bozuldukları ve onların sürüler mesabesine düş­tükleri vaki. Bu yazıklanmanın elbet çok sebebi var. Ve bu se­bepler arasında başat olanlar ise inanınız, sadece birkaç tanedir.

 

Bu çağın toz kondurulmayan bir yönelişi olan “demokratik ve özgürlükçü” cevheri de aynı sebeplerle malüldür. Bu illetlerden, beşeriyet tahtında en mühimi “iradeler üstü muhtariyet” hasta­lığıdır. Bu hastalık baş gösterdiğinde, cemiyeti cemiyet adına ve cemiyet indinde temsil makamına gelenler lale’t-tayin bir zümre hasıl ederler. Bu zümeran artık, cemiyeti şahısları namına züm­releri indinde temsil etmeye başlarlar. Giderek cemiyet karşı­sında bünyelerini korumak refleksiyle hareket eder hale gelirler. Sonuçta iktidar cemiyetten temsilciler eline geçmiş olur. Muk­tedir oluş iki sütun üzerinde selamet bulur ki bunlardan birin­cisi; iktidarın korunması adına bünyeye zarar vericilerin imha edilmesi ve uzak tutulmasıdır. İkincisi de geçim, öğrenim ve huzur imkânlarının ve nimetlerinin bölüşülmesinde en büyük payın muktedir lehine kaydedilmesidir.

 

Peki neden, neden temsilciler cemiyete rağmen zimmetleri le­hine işlere girişirler, bencilliğe kapılırlar? Bu sorunun cevabı, şu sorunun cevabı ile aynıdır: Peki neden, neden cemiyet, cemiyet olmak iktidarını gayet tabii unsurlarından olan bazı eşhasa bıra­kır, emanet eder değil, bırakır? Şimdinin halkları “kendilerinde olmayan bir tabiyatın hikayesi” ediliyormuşçasına “nasıl olur da bir insan teşebbüs hürriyetini devreder” hayreti içindedirler. Geçmiş devirlerin insan manzaralarından böylesi haberler al­dıkça hep başkasından bahsediliyor moduna giriveriyor. Bu çağın halkları, vaktini geçirmiş halklardan daha akıllı ve fevka’l-ade hakperest imişler sanıyorlar kendilerini. İtiraza hiç mahal yok: Kitaplar hacminde bir matematik teoremini bir tek adamın telifine hamletmezler ve de bir “büyük birikime son tanımla­mayı” getiren kişi olarak sayarlar da meşhur alimleri fakat ken­dilerini nevzuhur “kamil insan” mertebesinde görürler. Oysa tarih bir yolculuk halidir. Düşüşler, çıkmazlar, zayıflıklar, ma­haretler, başarılardan ibaret bir seyir defteridir. Ne vakit cemi­yet üyeleri baskın bir karakter olarak; bahaneci, meraksız, ah­mak ve miskin bir görünüm arzederler ise işte o vakit ya başka ya o cemiyetten; kolaycı, maceracı, bencil ve iddiacı tipler bu durumu, “bütün cemiyet aklını ve sevk-i tabiyesini” mutlak muhtariyetleri altına almaya fırsat ve tevessül sebebi addederler. Böylece tarihe bir tane daha düşüş, çıkmaz, zayıflık kaydı ekle­nir. Her iki zıt tip zaten insan hamuru içinde mevcuttur. Ve insan çoğunlukla bağırsaklarında ne taşıdığını unutur. Ve in­sana, yek ellerde olmaktansa yekuna ait iktidara dahil olmak zor gelir… eğer muktedir cemiyet olacaksa. Çünkü (mesela İslam literatüründeki) farz-ı kifayeler mesabesindeki işleri, farz-ı ayınlardan arta kalana hapsetmek hem kolay ve hem onlar zaten “anlık kazançlar değil ömürlük kayıplar” anlamına gelir.

 

Şimdi burada, “aklen ve ahlaken” yüksek seviyede bir hayatı istemenin, yaşadığımız yeri yaşanabilir kılmanın” manevi yü­kümlülüklerinden bahsetmeksizin; şe’niyet dairesinde kalarak “ülke kaynaklarının optimum tasarrufunda tam isabet” kaydet­menin geçerli imkanlarına bakıyoruz. Sözümüzdeki “tam isa­bet”, cemiyetin muktedir olmasına karşılık geliyor. Bu iktidarın devamı için de, tam olarak gerçeklik alemine şube (geçim, öğre­nim, huzur) konuları(nı)n nimetleri ve imkanlarının en büyük payının cemiyete tahakkuk ettirilmesi gerekiyor diyoruz. Cemi­yete ait iktidarın korunmasını ise bütünüyle zorlayıcı ve kor­kutucu tedbirler yerine, daha genişletilmiş bir zarar verici te­şebbüslere temayülün barınamayacağı fırsata bağlamak istiyoruz. Ve önerimizi de Türkiye Bilgileşim Ajansı ismiyle tanıtıyoruz.

 

Türkiye Bilgileşim Ajansı’nın gereği nedir? Ülke kaynaklarının planlanabilirliği demek, o kaynaklar üzerindeki aktivitenin bü­tün yönleriyle herkes tarafından bilinirliğinin sağlanmasıyla ancak sağlıklı bir toplum, yani bir cemiyetten bahsedebiliriz demektir. Bu da cemiyet ile temsilcilerinin ve cemiyet ile ak­törlerinin arasındaki bildirişme köprüsü alt yapısını ilzam eder. Ülke kaynaklarının planlamasında elzem olan, cemiyetin muk­tedir kılınması ve bu iktidarın korunmasıdır demiş olduk. Bu yoldan kazanılan başarılı planlama, masa başı işi olmaktan çıkar ve gerçek mecraına kavuşur. İşi yapan, yaptıran, alan, satan, yararlanan, öğrenen, öğreten, devindiren, duraklatan, olduran, öldüren kısaca o işte bir şekilde amaç güderek direk veya dolaylı tedahül edenlerin, “dışsal planlama iradesinden” bağımsız gayet tabi/doğal surette gerçekleştirdiklerinin sonuçları o işin içinde olanlara ait bulunanlardan oluşan cemiyetin malıdır kabulüne katılmalıdır. Bu doğal yoldan planlanmışlıktır. Ve bunu, moda bir tabir olan ekoloji kavramıyla türeteceğimiz şu ifade içinden tanıtlayalım: Ekoeydeşme. Veya eydeşik seleksiyon. Bu tasav­vura karşılık gelen bir fonksiyona sahip kılmak gerekiyor cemi­yeti. Sahip olunan şeyin adı da Bilgileşim ve Bildirişim Altyapısı olur. Bu altyapı şunu iddia eder ve sağlar: Karar vericiler ve adına karar verilenler, o kararın dayanağı olan enformatikten eşit yararlanırlar ve aynı derecede muhayyerdirler. Ekoeydeşme; aktif olan pazarı ve pasif olan piyasayı konu edinir. O konunun objesi de iştir. İşin muallakasına ise meslek, ürün, hizmet, amaç ve bunların saymacaları girer. Suje olarak da eydeşik seleksiyonun aktörlerini görmekteyiz: Fert ve müteşebbis. İşteş­lik, fiillerinde karşılıklı oluş, o anda aynı işi birbirlerine yönele­rek ve yönelterek yapıyor olmaklık bu aktörlerin bariz tasviri­dir; müştereklik. Bir başka yönden tasviri de etkilenirliktir. Bir­birlerinden etkileniş de, bir diğerinden etkileniş de, birini etki­lemek de aynı şeyden etkilenişlik de bu aktörlerin mütebarizeleridir. Birbirlerine, yani karar veren ve adına karar verilenler olarak birbirlerine görünümleridir. Bu tablo, bir su kütlesinin herhangi bir yerinde olandan bütün her yerinin müteessiriyetine benziyor. Bir su kütlesinde cari olan bu keyfi­yet cemiyet için de aynıyla geçerlidir. Biz bu vakıanın sıhhatini şu şartta bulmaktayız: Çünkü herkes, eydeşmelerinin objesi olan herhangi şeyde malumat sahibidir. Bu mümkün müdür? “Belki değildir” tedbiriyle olaya bakmak lazımsa da, bu sıhhat şartının “imkan” kabul edilmesinde hemfikir ve öneminde mutabakatı­mız bulunmalıdır.

 

Türkiye Bilgileşim Ajansı’nın gerçekliği nedir? Örnekleyelim. Arz ve talep dengesi hesaplarımız var, kullanıyoruz. Değil mi? Bu dengeye katılan her oluş-bozuluş-duruştan doğan bilgi bu dengenin aktörleri tarafından öğrenildikçe bir tavır ve uygula­maya sonuç veriyor. Ve dengeleniş hareketi gözleniyor pazarda. O tavır ve uygulamaları da mesela; kıt olanın pahalanması, çok olanın ucuzlaması göstergeleriyle anlaşılır buluyoruz. Eğer bu tabloda gözlemlediğimiz arz tarafındakilerle talep tarafındakiler, aynı bilgilerle hareket ediyorlarsa sorun yok. Çünkü iki tarafın da, pazar kriterlerine uyan her kararı uygulayabilir olma hürri­yetini kullandıklarına, kullanabildiklerine dayanıyoruz. Peki, bu, pazara, eşit bilgilenme olanaklarıyla katılmanın söz konusu edilemediği durumların yaşandığına, yaşanma ihtimaline de işaret etmiyor mu? Elbette ediyor. Ve bu tehlikeden korunmuş bir cemiyeti arzu ediyoruz. “Pazarlık etmek” dediğimiz aslında piyasayı ortaya çıkaran bir dengeleniş hareketidir, dengeleyici teşebbüsüdür. Pazarlık eden “talep” şunu ifade eder; “ey arz, senin teklifinin hakkı şu eder, fazlayı vermem”. Çünkü mal miktarını, maliyetlerini, pazar kapasitesini ve göstergelerini yani piyasayı biliyorum iddiasındadır. Böyle değilse zaten pazarlık edemez. “Etikete razı olmak” da bu minval üzeredir. Fakat bu­gün “bu biliyor olmak durumu” düne nazaran hiç de reel değil. Dün reele çok yakındı. En çok, tekellerin mahremi olarak bir sır idi. Bugün, enformatik cehalet mekanizmaları sayesinde “manipülasyon” konusu olmuştur. Serimlediklerimizi; siyaset, ticaret, imalat, öğretim, sağlık, ulaştırma, vd. her faaliyet için geçerli sayabiliriz. Bununla beraber şimdi, cemiyetin yapıp et­melerinden doğan bilginin, hem sır sayılmasının hem çarpıtıl­masının önüne geçmenin, dünkü olasılıklarından daha çoğunu gerçekleştirebiliriz. Bu, bütün zamanların geçerli bir arayışı ve algısı olarak imkan idi, bugün ise “mümkün”dür: Türkiye Bilgileşim ve Bildirişim Altyapısı Hizmeti önerimiz bundan münşidir.

 

Türkiye Bilgileşim Ajansı’nın geçerliği nedir? Tek cümleyle; cemiyette olan-bitenler üzerindeki ve cemiyeti ilgilendiren olasılık-olmayısılıklar hakkındaki salahiyet bütünüyle cemiyet sevk-i tabisine bağlanabilir ancak. Yoksa dıştan bakan bir züm­reye bırakılması kabul edilemez. Çünkü, sorumluluk ile yeterlik dengesi bozuk bir anlaşmanın geçerliği yoktur: Düzenlenmesi ve gözlenmesi sorumluluğu Us97, Isco, Isic,… külliyatı genişliğinde bir bilgilenmeyi ve bu bilgilerin yolu-yolağı olan Cofog, Coicop, Copni, Copp amaç sayısında irtibata vakıf olmayı gerektiren heyula birkaç insanın üzerine yıkılamaz. Yıkılırsa, arzu edilen sıhhatin kazanılmasını beklemek en hafifinden safdillik olur. Bu safdillikte ısrar etmekle de “özerk emellenmeleri” sınırlandır­mak hatası işlenir. Haliyle cemiyetin sağlığını bozan müdahale­lere, çekip çevrilemez şekilde açık kalınır. Sonuçta “teşebbüs hürriyeti” afyon derekesine düşer ve maddi güç sahipleri eliyle “adalet, eşitlik, iyi niyet, kamu yararı” propagandasını kullanan örgütler, mekanizmalar, ihdas edilir. Zümreler adına ve lehine çalışan muhtariyet alanları çevrilir ve mülk edinilir. 152 üyeli Dünya Ticaret Örgütü bu sayede var olma alanına çıkar. Forbes’in ilk 100, ilk 500 şirket listelemesi, iftihar duyulası seç­kin müteşebbisler panoraması anlamına değil de, ekonomik sektörleri parselleyenlerin panoraması anlamına gelir. Öneren ve de itiraz eden ve bunlara katılanların karineleri mukayese edilebilirlikten, sağlaması yapılabilirlikten uzağa düşer. Ve ce­miyetin çoğunluğuna sadece iki seçenek… her konuşana karşı ya şüphe duyan yahut partizanı olmak kalır.

 

Oysa teşebbüs hürriyeti, öncelikle, “karar alma aşamasında eşit­lik” üzerinde ise sıhhatlidir. Yani, ülkenin “özel, kamusal arazi sınırları” bilinemiyorsa veya bu bilgi paylaşılamıyorsa, o alan­daki teşebbüs hür değildir. Dolayısıyla sınır çiti üretimine bü­yük sermaye sahiplerinden başkası girmez ve hatta giremez. Başka bir örnek daha çarpıcı olabilir. Mesela, teşebbüs hürriyeti “öncelikle devletin müteşebbis olmamasına” bağlanıyor. Ve çok üstünkörü hesaplarla Türkiye’nin kimyevi maddeler piyasasının %30-35’ini elinde tuttuğu söylenen PETKİM özelleştirmesi es­nasında, PETKİM kolaylıkla bir mülkiyet olarak algılatılabilir, algılatıldı da. Ama mezkur işletmenin hareket alanına girmiş kim bilir kaç tane müstakil direk/dolaylı faaliyet konusu vardır bilgisinin her “teşebbüs hürriyeti sahibi” tarafından bilinir kı­lınması sağlanmalıdır/sağlanmalıydı. Dolayısıyla PETKİM peş­keş çekiliyor diyenler de hayır ne alakası var canım diyenler de “teşebbüs hürriyeti” kapsamında sayılabilecek bir beyanda bu­lunmuş olmuyorlar. Bu da “devletin iktisadi faaliyette bulunması haksız rekabet sayılır” sözünü söyleyenlerin aslında ya cahil ya da “haksız rekabet benim hakkımdır” mücadelesi içinde olduk­larını gösterir. Peki, halka düşen ne kaldı?: Taraf olmak. Kime taraf ya da neye taraf? Özelleştirme yanlısı ya da karşıtı. Bir tiyatroda hangi oyuncudan ya da oyuncuyla timsal bulan ka­raktere taraf oluşunuzun bir farkı yoktur. Taraftarlığınız kesin­likle piyes yazarına ve sahneye uygulayanlara yarar. Üstelik karşı tarafında yer aldığınız aktör, sahneden atılacak değil ki! O da oyunun bir parçası. Demek ki, halk sadece ve sadece bir se­yircidir. Hem oyunu finanse etmek bile onun omuzlarında. Ne avanakça bir durum değil mi?

 

Başka bir örneklemeyi birkaç soruyla dile getirelim. Bir malın, dünyanın her yerinde aynı fiyatla etiketlenmesi mümkün mü­dür? Dünyanın her yerindeki işyerlerinin dış ve iç mimarisi biçim ve malzemeleriyle birbirinin aynısı kılınabilir mi? Dün­yanın her yerinde farklı mecralarda olsalar bile kamu otoriteleri arasındaki ilişki veya çalışan ve çalıştıran arasındaki ilişki veya öğrenen ve öğreten arasındaki ilişki müstakil birer (hatta hep­sinde tek bir) modelle yönetilebilir mi? Dünyadaki bütün in­sanların herhangi yaş gruplandırmasından bağımsız bir şekilde; kıyafet, içecek, imaj, eşya kullanımı veya tüketiminde aynı ref­lekse ve talepte odaklandırılması mümkün müdür?

 

Bu sorulara kah “olması gereken” kah “olması istenen” kah “şerh koyarak” kah “fark etmez” kah “sürekli” kah “bazen” kayıtlama­sıyla evet yahut hayır şeklinde cevaplar verilecektir. Bu ve ben­zer olan sorulara cevap vermek isteyen ya da cevapsız kalama­yan herkes “kendilerini yanıltıcı olmayan ve bütün dünyayı kapsayan bir piyasa okuyabilirlikle” donanmayı gereksinecektir. İster müspet ister menfi amaçlarla yürütsünler; küresel davra­nanlar da yerel veya ulusal davrananlar da bünyelerin korun­masına ve iktidarın sürdürülmesine yarayışlı işlerini; işaret etti­ğimiz bilgileşme ile güçlendirmek ve rakiplerinin işlerini yine bilgileşmenin kazandırdığı güçleri sayesinde zorlaştırmak zo­rundadırlar. Çünkü, “iletişimin kendisi de bir bilgidir”: Kimler iletişiyor, neyi iletiyor, neyle iletişiyor, ne amaçla iletim halin­deler, iletişim öncesi ile sonrası arasındaki değişme nedir, vb.

 

Yol nasıl ki, hem ticaretin hem savunmanın hem üretimin hem haberleşmenin şartı ve vazgeçilmez bir altyapısıdır; işte ve öy­lece enformatik de aynı kıymette olduğu için vazgeçilmezdir. Bugünün amaçları ve uygulamasındaki karmaşıklık sair yoğun­luk ve değişmeler hal-i hazır altyapılarda ne gibi başkalaşmalara sebep olduysa ve yeni altyapıları gerektirdiyse aynı sabıka en­formatikte de bir başkalaşmayı içermektedir.

 

Türkiye Bilgileşim Ajansı’nın yerindeliği nedir? Su şebekesi, hep ana vanası kralın elinde ama şehre su dağıtmak için kurulmuş bir “altyapı dağıtım noktaları”, mahalle başına birer taneden her odaya birer tane sayısında artırıldıysa da ana vana hala kralın elinde. Çünkü su, yapanı insanlar olmayan bir kamu malı. Şu halde egemenlik rolüne halel gelmesini engelleyici yönüyle kullanılması mümkün bir şebekeden bahsedebiliriz su tahtında. Ama bilgi tekeli için biraz fark arzeden hususlar var. En azından Türkiye dairesinde…

 

a)      Bilgiyi yapan, doğuran vatandaştır.

b)     Cumhuriyet, Türkiye’nin dünyaya söyleyecek söze sahip­liğini ibraz eden bir imkan olarak belki de şimdiye kadarki işlevinden daha çok etkin bir seferberliğe bilgileşim sayesinde kavuşabilecektir.

c)      Çünkü yönetime katılma ve katkıda bulunmak ve o yöne­timden istifade etmek anlamına gelen cumhuriyet, dünyada eşi benzeri görülmedik şekilde sadece Tür­kiye’de işlerlik bulmuştur. Zira başka yerde hem kuru­luşunda hem şimdiye değin hep sınıfların mücadelesine pota olabilmiştir ki; yok çoğunluk rejimidir yok çoğul­culuk rejimidir tartışmaları bizde yaşanmamıştır.

d)     Türkiye için ülkenin bütün kaynaklarının, vatanı temsil adına tasarrufa sunulmasını hep bir kudret olarak kabul ettiren/eden bir kültür söz konusudur. Cemiyetimizde, devletin borçlarını ödemek için cebe gitmeye hazır pa­muk eller vardır. Ve bu; vatanı namahremden koruma­nın, kafire karşı durmanın içgüdü olacak kadar ruhlara işlemiş bir dinden beslenir/beslenmektedir. İşte cumhu­riyet, halkından ulusaşırı rekabete soyunmasını iste­mektedir. Ticari, kültürel, siyasi, ekonomik, vs. küresel falan, küresel filan lafların hepsi Türkiye için bir yeni­den seferberlik anlamı taşımaktadır. Bu gündemin ge­rektirdiği donatım da bilgileşimdir.

e)      Bütün yanlış icraya ve fırsatçıların nemalaşmalarına rağ­men; devletin iktisadi alanı, özel teşebbüse terk et­mesi bir seferberlik davetidir/davasıdır. İşte cumhuriyet bu davanın gereği olarak, davanın mecraına uyan mez­kur altyapıyı kurmalıdır. Kurulmayacaksa rejim değişti­rilmelidir. Bu değişme, cumhurumuzun tabiyatına ters olduğuna ve cumhura mukabil yöneticilerin acziyetlerini ve maceraperestliklerini göstereceğine göre; demek ki temsil kabiliyetinin kemiyet ve keyfiye­tinin yükseltilmesi gerekecektir. Bu yolda her hal ve karda yine bir bilgileşme ağının sunacaklarına olan ihti­yaç kendini göstermektedir; devlet eliyle ya da özel te­şebbüs eliyle olmuş fark etmez. Devlet arkadan gelir nasılsa. Ama kesinlikle, devletsiz olmaz. Yani, bu sefer­berlik için, ancak “kayıtdışıyı” şöyle böyle keşfedebilen enformatik ağ yetmez.

 

Türkiye Bilgileşim Ajansı’nın yeterliği nedir? Türkiye’nin verili şartları ve dünyanın gidişatının dayatmaları karşısında, işletmeci ve girişimcilerimizin baş etmekle sorumlu oldukları konular artmakta ve bu konular o kadar çok çeşitte başka başka alanlarla ilgili olarak ortaya çıkmakta ki; bir işletme çatışı altında veyahut bir iş konusu çatkısında neredeyse her meslekten adamın, farklı tecrübelerden farklı alanlardan süzülen bilgileriyle karşı karşıya kalınmaktadır.

 

Eğer işletmeyi ve odaklanılmış iş konusunu Babil Kulesi’ne ben­zetirsek orada; söyleyeceği sözü, yapacağı yorumu, kazandıra­cağı ufku, önereceği işi, göstereceği yolu, açıklayacağı bir mesa­isi, dile getireceği bir itirazı olan her ilgili başka bir dilden ko­nuşmakta sanki. Bir de buna müthiş bir eleman sirkülasyonunu ve üçüncü taraf müdahalesini eklerseniz ortaya felaket bir tablo çıkıyor. Her işletmeden veyahut tecrübeden edindiği başka bir terbiye ile biraraya gelen yöneticiler ve partnerler arasında bir ortak dil bulmak ciddi bir ihtiyaç. Şimdiye değin hiç olmadığı kadar çok büyük bir belirsizlik, çaresizlik, tedirginlik, iştahlılık, tamah, hız, yenilik ve dahası sektörler/faaliyetler/kurumlar arası alakadarlık-bağımlılık söz konusu. Dolayısıyla çalışanlarımızı ve partnerlerimizi disiplinle bir öğretim kurumundan edindiği bilgisine değil ama iş hayatında edindiği birikimine dayalı gö­revlendiriyoruz. İktisadi ve idari bilimlerden mezun bir arkada­şımız yerine eğitimci veya psikolog bir arkadaşımızı insan kay­nakları yöneticisi yapmayı gerekli görebiliyoruz. Benzer ve daha çarpıcı örnekleri dile getirebiliriz. Yani modern işletmeciliğin bir gerçeğini yaşıyoruz: Bir işletmenin ana faaliyet konusu ile pek ilgisiz gibi görünen disiplinlerden gelen yöneticiler bir iş­letmenin çatısı altında aynı konu üzerinde çalışıyorlar. Ve direk ilgilisi olunmayan tecrübelere sahip insanlardan/kurumlardan zaman zaman hizmet ve ürün talep edilmekte aynı zamanda.

 

Bu konuşukluk yetersizliği tablosunu ortaya çıkaran sebep he­pimizce malum. Çünkü… Çünkü, öğretim olanaklarını ve müf­redatını arzeden ile o öğrenimden geçmiş insanları çalıştıran ve o tahsili alarak yetişmiş insana ihtiyacı olan tek bir kurum vardı dün: DEVLET. Girişimci de işletmeci de devlet idi ve devlet ihtiyaç duyduğu insan kaynağını kendisi yetiştiriyordu. Her alanda ve en yüksek yoğunlukta dünün iş hayatı öyleydi. Fakat bugün devlet ne girişimcidir ne işletmeci, fakat öğretici olan yani insan yetiştirme nosyonunu belirleyen hala o. Peki iş ha­yatı, devletin belirleyici ekonomik aktörlüğünü yeni terkettiği zamanlardaki gibi midir şimdi? Hayır, fersah fersah farklı. Ya, bugünün farklarına tekabül eden bir öğretim değişimi ve adap­tasyonu yaşandı mı? Hayır, hala eskisi gibi. O halde, iş hayatının ihtiyaç duyduğu bilgi ve birikimi kim sunabiliyorsa işletmeci ve girişimciler onlarla çalışmak durumundaysa, farklı dilden ko­nuşan ama birlikte iş ve katma değer üretmek durumunda ol­mak niteliğine varmış sektörler bir ortak dile muhtaç. Farklı dillerde konuşanlardan oluşan çalışma ortamının ortak bir dile ihtiyacı var.

 

TBA’nın yerindeliği fonksiyon olarak şunları işaret eder:

+Karar alma sürecinde kararın kapsamını konusuna girenlerin hiçbirini dışta bırakmadığı gibi konusuna girmeyenleri de dışta tutan bütüncül ve özlü bir düşünme ve literatür altlığıdır.

+Kararın konusu olan ve direk yahut dolaylı ilgisi bulunan bütün tanım, ifade, önerme, kıyas, tümel ve tikellelerin; Us97, Isco, Isic, Cofog, Coicop, Copni, Copp sınıflamaların hangi içerik maddelerine karşılık geldiğinin belirtecidir.

+Gerekli, gerçek ve geçerli diye söze getirilenin özde ne ol­duğu ve neden başka özden ayrı olduğunu net olarak belirtir. Bu veya bunların niceliğini, niteliğini, göreceliğini, zamanını, me­kanını, durumunu, iyeliğini, etkinliğini, edilginliğini açıklar.

+Çalışma ortamında ortak dil demektir.

+Çalışılan konuya, farklı literatürden ve terbiyeden gelen insanların veya farklı alanlardan edinilen bilgi ve tecrübelerin katılımının imkanıdır.

+Anlatılan ile anlaşılan arasındaki muhtemel uyuşmazlığa meydan vermez.

+Ben onu kastetmemiştim itirazına mahal bırakmaz.

+Amaçlanan ile amaca yönelik olan teferruatın açıklanma­sında, aynı literatüre sahip olmayanlar için bile meramın ifade edilmesini kolaylaştırır.

+İfade edilen düşünceye karşılık “neyden, kim, niçin, nasıl” sorgulamasına gerek duyurmaz, zaten içerir.

+İlgi alanı geniş tutularak çalışma yapabilmenin önündeki vakıf olamama, iletişememe, işe yarar olanı çıkarsayamama en­gellerini kaldırdığı için her tür kaynaktan yararlanmayı sağlar.

+Varılan kararların paylaşımına yüksek verim getirir.

+Her alandan istifade etmeye fırsat verdiği için alışkanlıklara mahkum kalmaktan korur.

+Aynı alandan insanların çalışmasında iletişim hızı ve isabeti kazandırır.

+İşletme ve işleyiş birikiminin özlü ifade edilirliğine ve prog­ramlanabilirliğine katkı sağlar.

+Bir iş yapış ve düşünme şeması olarak en kolay öğrenilebilir yöntemleri geliştirmeye yarayışlı olduğu için kullanılması da başarılıdır ki, işe ölçülebilirlik ve karşılaştırılabilirlik getirir.

+Analiz, hazırlık, sunum, plan, değerlendirme yetenekleriyle çalışanları (kamuyu, firmayı, bireyi) donatır.

 

TBA’nın yerindeliği, bir müesses makine olarak şunlardan mü­rekkeptir:

+Kayıt tipi bilgi sistemleriyle coğrafi bilgi sistemlerinin eşleş­tirilmesine dayanır.

+Katılması gerekli kamu veritabanlarıyla konuşuk kılınmış bir coğrafi bilgi bankası.

+Sayısal harita altlığı (alan, çizgi, nokta kesinliğinde kayıt eşlemeye açık).

+Sayısal Harita Altlığıyla konuşturulacak Veritabanı dataları­nın standartlaştırılması: Adresin, amacın, sonucun, tanımın, fonksiyonun standartlaştırılması.

+Haritada gösterim ve harita navigasyonu.

+Geocoding: Standartlaştırılmış Kayıt Tipi bilginin Coğrafî Bilgi Bankası Veritabanı kayıtlarına bağlantılandırılmasının otomatizasyonu.

+İmaj Rapor üretimi için tematik tanımlar arayüzleri.

 

TBA Nedir?

– İşimizle direk ve dolaylı ilgisi bulunan ve pazarda doğmuş ve pazarı etkileyen nitelikte bilgiyi toplayan ve kamuya dağıtan organizasyondur.

– Arzımıza muhatap olmaya aday kurumları, arzımızla denk iş yapan üretici kurumları, pazardaki ilgi alanımıza giren ürünleri, pazardaki ilgi alanımıza giren enstitüleri, patent ofislerini, de­netçi ve düzenleyici ve kamu amir kurumların bilgisini barındı­ran bir veri bankasıdır.

– Bir bilgi sistematiğine dayalı veri işleme mekanizmasıdır:

+Coğrafi Bilgi Sınıflamasını içerir.

+Us 97 (uluslararası ürün klasifikasyonu), ISIC (uluslararası faaliyet klasifikasyonu), ISCO (uluslararası meslekler ve hiz­metler klasifikasyonu) dökümünü içerir.

+Devlet Fonksiyon ve Amaçları ile Kamu Harcamaları Bilgi Sınıflamasını içerir.

+Uluslararası işyeri harcamaları bilgi sınıflamasını içerir.

+Türkiye Adres Standardını içerir.

+Akıllı Sayısal Bir Türkiye Haritasını içerir.

+Yol gibi su gibi enerji gibi gaz gibi telefon gibi tam bir alt yapı şebekesi denginde, Türkiye’de gerçek ve tüzel kişilerin ürün-faaliyet-meslek-amaç kapsamında kamuya açık yapıp-et­melerinden doğan ve ülke kaynaklarının envanterinden ibaret olan bilgilerin veri setleri halinde, ölçülebilir-karşılaştırılabilir, uluslar arası standartlarda tanımlı, açık-anlaşılır biçimde; gerek sonradan okumayla/güncellemeye gerek verinin doğduğu ve değiştiği yerden doğduğu ve değiştiği anda zabdetmeye bağlı genişleyen kayıt referansına dayalı, Türkiye Adres Standardı ve Coğrafi Bilgi Sınıflaması ve Ülke Sayısal Haritası ile mezcedilmiş; karar destek, projeksiyon, imaj rapor, optimizasyon, plan altlığı hizmetlerini sunar.

İktisadi Faaliyet Alanından Bakışla TBA

Mesela Ne İşe Yarar?

-Üretimdeki ustalığımız ve finansal sermayemizden oluşan gücümüze; bir üçüncü unsur olarak, pazara ilişkin bilgi biriki­mimizi taze, güvenilir, ölçülebilir, karşılaştırılabilir, kolay izle­nebilir, her an yeni iş ve müşteri çıkarabilir seviyeye yükselte­rek Pazar Vukufiyeti gücünü katar.

-Faili buldurur: Kim yapıyor, kime yapıyor, kim satıyor, kime satıyor, kim alıyor, kim kullanıyor, kim taşıyor, kim sigorta ediyor, kim servis veriyor, kim finanse ediyor sorularını pazar­lama programı çıkarmak ve satış-gerçekleştirme-çabası gösteren kadroyu donatmak için kullandırır.

-Ne yapılıyor, neyle yapılıyor: Ürünlerimiz-hizmetlerimiz ve müstahzarları dünyada ve ülkemizde hangi ürünlere tekabül ediyor, hangi hammadde, yarı mamul, yardımcı malzeme ve nihai malla yapılıyor sorularını pazarlama programı çıkarmak ve satış-gerçekleştirme-çabası gösteren kadroyu donatmak için kullandırır.

-Ne şekillere giriyor: Ürünlerimiz-hizmetlerimiz ve müstah­zarları hangi asıl başlığa bağlı sorularını pazarlama programı çıkarmak ve satış-gerçekleştirme-çabası gösteren kadroyu do­natmak için kullandırır.

-Niçin yapılıyor: Hangi amaçlara hitap ediyor, hangi sektör­lere (ulaşım, enerji, ticaret, savunma, tarım, vb.) hitap ediyor sorularını pazarlama programı çıkarmak ve satış-gerçekleştirme-çabası gösteren kadroyu donatmak için kullandırır.

-İşletme ve sektör politikalarımızı revize etmek gerektiğinde çok etkili bir referans ve gerekçe sağlar.

-Üretim kapasitemizi ölçmekte ve yeniden kurgulamakta çok etkili bir projeksiyon sağlar.

-Fiyatlarımızı ve piyasanın diğer değerlerini anlamlandır­makta maliyet ve eder mukayesesi altlığı ortaya çıkarır.

-Pazara müdahale ve satış-gerçekleştirme ayırımını net olarak belirler.

-Satışçıları sevk ve idare etmekte optimum verimi getirir:

+Yıllık, dönemlik, aylık, haftalık, günlük çalışma progra­mını otomatik olarak çıkarır, revize eder, günceller, geliştirir.

+İlişkiye geçme emri üretir, icra sürecini başarılı bir şekilde izler, sonuçları hesaplar, ölçme gücü edindirir.

+Pazarlama ve satışın aletlerinin, donatımının, çalışanları­nın, market örgütümüzün kalem kalem envanterini gösterir.

+Pazarlama maliyesini analiz ettirir.

-Satışçılarımızın planlı çalışmalarını ve onların planlarının ölçülebilir, kontrol edilebilir, kontrol altında tutulabilir, bugün ve yarın ne yapacaklarını/niye yapacaklarını, dün ne yaptıkla­rını ve niye yaptıklarını ya da yapamadıklarını ve niye yapama­dıklarını gösterir.

-Üretimin pazarlamayı, pazarlamanın üretimi; işletme politi­kalarımız uyarınca ve pazardaki her değişmeye hemen karşılık vermeye hazır olarak (birbirlerini) yönlendirmesini sağlar.

-Aracılar ve finansçılarda bizim hakkımızda; işletmemizin partneri olmak ayrıcalıktır, karlıdır, güvenlidir, kumara benzemez kanaati oluşturur.

-Üretici ve servisçilerde bizim hakkımızda; işletmemize vere­cekleri siparişlerinde biraz da stok için adet eklemeliyiz, çünkü onlardan her canımız çektiğinde mal alamayız, zira onlar bütün dünyayı hesaba alarak mal üretiyorlar ve plansız çalışmıyorlar demelerini sağlar.

 

İktisadi faaliyet alanından bakışla TBA Niçin Kurulmalı ve Kul­lanılmalı?

-Ürünlerimiz-hizmetlerimiz sadece içinde bulunduğumuz sektörle ilgili değil de ondan.

-Gerek üretim makinelerimizin yeteneklerine gerek üretimde çalışan meslek mensuplarımızın yeterliklerine dayanarak, ilgi alanımıza birçok yeni sektörü sokabiliriz de ondan.

-Rekabetin durması diye bir şey yoktur da ondan.

-Yarın ürün ve hizmetlerimizden anladığımız şey terkedilse bile, bu durum, yeni anlamda ürün-hizmet ve müstahzarlarını üreteceğimiz anlamına gelir de ondan.

-Pazarda tanışılacak ve satış-gerçekleştirilecek bir müşteri her zaman vardır ve fakat o müşteri nerededir bilmek zorundayız da ondan.

-Pazar; aktif, canlı, değişen, yenilenen, hastalanan, duran, dinlenen, koşan, doğuran bir organizmadır da ondan.

-Yeni müşterilerimizi, onlar bir kurum olsalar bile yeni tanış­tığımız insanlar (onlar daha öğrenciyken yahut iş yapıyorlarken tanışmamız) sayesinde edindiğimiz müşterilerdir de ondan.

-Üretim kapasitemizi her zaman son haddinde çalıştırmayı başaracak bir satış-gerçekleştirme-çabası üretmek zorundayız da ondan.

-Hangi alanı, işletmeyi, hamleyi öne hangilerini sonraya ko­yacağımızı belirleyebilmek için.

-Pazarlamanın ve satışın, iş ve işlemlerini hem netice hem süre hem maliyet belirsizliklerinden kurtarmak için.

Türkiyemiz’in Geleceğine İlişkin: Toplumumuz, Pazarlarımız ve Bilişim Politikalarımızın Tenkidi

Türk Kamu Yönetiminin Rüştü Üzerine

Bahtiyar olmanın ilerisinde, kıvanç duyuracak doğurganlıkta bir teemmül örneği: Bilgi Toplumu Stratejisi Danışmanlık Hizmeti Alımı ihalesinin teknik şartnamesi.

 

Bu yazının başlığından sezileceği üzere; en tepe tanımlamayla TÜRK KAMU YÖNETİMİ’ni, ve bu tanımın ihata ettiği satıhta (belki de taht demek lazım) yer alan TÜRK BÜROKRATI’nı müdafaa edeceğiz.

 

Söze buradan girdik, zira, TÜRK BÜROKRASİSİ “dayanılmaz karabasan” olarak telakki edilmek tehlikesine düşme/düşürülme noktasındayken, bürokratımız, bütün takdir ve methiyeleri hak eden bir İRADE BEYANI göstermişlerdir. En mütevazı beyanla ifade edelim, TÜRK KAMU YÖNETİMİ muhafızlarımızla ne kadar iftihar etsek azdır.

 

İstisna… peki, hiç istisna etmeden mi? Hiç olur mu! Ancak bu suali yöneltecek olanları bir düzeltmeye davet ederiz öncelikle; ya da bu suali bir tashihten geçirmek gerek. Soru şöyle olmalı: Peki, bu şecaatin gayrısına düştüğü halde aynı kartvizitleri taşı­yan vatandaşlarımız hiç mi yok? Tabii ki var. Ve dahi onlara rağmen, bizce “iftihar beratı” kuvvetindeki “teknik şartname” metnini telif eden isimsiz zevat-ı alinin değeri bir o kadar art­maktadır. Elbette ve kuvvetli bir gerçeklikle kabul edilmelidir ki, sözünü edeceğimiz örnek başka konular ve başka makamlar dairesinde çoğaltılabilir. Çünkü hepimizin de benzer müşahe­deleri olmuştur. Biz acizan, sadece kendi direk ilgisine karşılık gelen bilgiişlem konusundaki işbu istidattan bahsedebiliyoruz. Yoksa, bu memleketin, “dirlik içindeliğini” tartışmak mümkünse de “diri” oluşunun izahı gereksizdir.

Hayret zarfıyla değil, “şükürler olsun ki” necatıyla paylaşmak istediklerimizi açtığımızdan emin olunuz. Şimdi sadede gelelim. Nazarımızda bir “iftihar beratı” değeri taşıdığını belirttiğimiz mezkur teknik şartnameyi, 3G2Y yöntemiyle analiz edeceğiz. Daha doğrusu, bu tahlili yapmış bulunuyor ve işte şimdi tensip­lerinize arzediyoruz. Aşağıdaki tahlil sayesinde yeni teyitler bulan şu önermelerimizi SONUÇ başlığı altında öne alacağız müsaadenizle:

 

Analizimizden teyit bulan önermelerimiz:

-Türkiye’nin kuruluşu ve kurtuluşu hiçbir ülkenin kuruluşu ve kurtuluşuna benzemiyor. Bu yüzden “mutlak müsbeti tercih edenlerin” dünya üzerindeki yegane umudu Türkiye’dir.

-Kültürümüzün dışında kalan toplumların devlet adamları (bir­çok açıdan ortak zamiriyle bürokratı) kendi bilim ve teknoloji ve teşebbüs adamlarının gerisinde kalmışlardır. Ama bizim bü­rokratımız hala takım liderliğinin hakkını vermek istidadını kaybetmemiştir. Çünkü (özellikle batı toplumlarında) “iktisadi refah şartı sağlayıcılık” fonksiyonu, dışımızdaki toplumların bürokratları elinde randıman düşüklüğü ve fakat bilim-tekno­loji-teşebbüs adamları elinde randıman yükselmesi göstermiştir. Bu kıstaslar, hala, “teveccühün seviyesi ve müveccehin bekası” istikbalinin, diğer halklardakinin aksine, Türkiye’de değişmedi­ğini gösteriyor.

-AB taraftarlığı-karşıtlığı muhaveresinde dile getirilen tered­dütler, konunun esasından fersah fersah uzaktadır. Malum te­masların muhtelif cihetlerinden biri olan e-devlet müzakerele­rinde, mütevatir acziyetlere-tezyiflere düşmeyeceğimiz açıktır. Çünkü, e-Avrupa Girişimi hedefleri ile e-Türkiye Girişimi he­defleri; iki girişimin bağlı olduğu kendi müstakil üst gayelerin farklılıkları dolayısıyla aynı kefeye konamaz.

-Türk Kamu Yönetimi, yaygın küreselleşme konseptini, müesses bir kişilikle kendine ait özgün bir manevra kalıbına dökmüştür. Ve dolayısıyla, içinde bulunduğumuz verili şartlara uyan BİR TÜR SEFERBERLİK çağrısına dönüştürmektedir.

-Bilgiyi işlemek ameliyesi bütün kadrosuyla, artık, “defter tut­mak” ve “otomasyon” halesinden çıkmaktadır. Buradan, müsta­kil bir özerk emel olmaya doğru evrilmektedir. Bilgiyi işlemek­ten murat, “yaşadığımız yeri yaşanabilir kılmak için bilgi işle­mektir”. Zinhar “kaydetmek için yaşamak” değil ve hatta “ka­yıtlar sayesinde yaşamak” hiç değil.

-Bilişimden bilgileşime doğru bir inkılabın makbul ve makul sancıları yaşanıyor dünyada. Bilişim, bir potadaki unsurların, bilir hale gelen oluşlarından haberdar bulunamadıkları ve bil­dikleri-bildirdiklerinin şe’niyetteki tezahürlerini nasıl motiflendireceklerini bilemedikleri dolayısıyla sonuç olan edi­nim-yüklemlerin hissedarlarını tayin edemedikleri bir mecradır. Oysa bilgileşim, bu işteş fiilin içinde olanların; halin, sürecin, sonucun, bağlantıların farkına varmaklıklarına ad olur ki, bu kavrayışın kazandırdığı farkındalığı fark ettirmek tasavvurlarını karşılar .

-Bu şartname, TBA’nın kurulacağı ümidimizi kuvvetlendiriyor, besliyor.

 

Şimdi, şu yukarıdaki önermelere teyit imkanı buldurduğunu iddia ettiğimiz analize geçebiliriz. 3G2Y yöntemi demiştik… kodlamadaki 3G; gerek, gerçek, geçer’i ve 2Y; yerinde ve yeter’i işaretliyor.

 

Tahriç:

Teknik şartnamenin, analizdeki yaklaşımımıza ilişkin “değer taşıyor” saydığımız beyanları aşağıdaki gibidir.

 

İhalenin teknik şartname metninden, “bilgi toplumu stratejisi­nin gereği” anlamında gördüğümüz ifadeler:

 

Türkiye’nin bilgi toplumuna dönüşümdeki vizyonu,

-bilim ve teknoloji üretiminde odak noktası haline gelmiş,

-bilgi ve teknolojiyi etkin bir araç olarak kullanan,

-bilgiye dayalı karar alma süreçleriyle daha fazla değer üreten,

-küresel rekabette başarılı ve refah düzeyi yüksek

bir ülke olmaktır…

 

Tüm bu ulusal ve uluslararası strateji çalışmalarından elde edil­mek istenen,

-bilgi toplumuna dönüşüm konusunda ülke koşullarına uyumlu hedef ve stratejilerin,

-belirli bir vizyon çerçevesinde,

-uygun ölçüm ve analiz tekniklerine dayalı olarak

belirlenmesi ve önceliklendirilmesidir.

 

İhalenin teknik şartname metninden, “bilgi toplumu stratejisi­nin gerçekliği” anlamında gördüğümüz ifadeler:

 

Ülkeler, hem fırsatlardan istifade etmek hem de olası riskleri ortadan kaldırmak amacıyla, geleneksel politikalarından bilgi toplumuna dönüşümü sağlayan değişikliklere ihtiyaç duymakta­dır… 1980’li yıllardan itibaren farklı isimler altında olsa da, ekonomik ve sosyal politikalar gözden geçirilmiş ve yeni strate­jiler ortaya konulmuştur. Günümüzde, ulusal bazda uygulanan bilgi toplumu stratejilerinin yanı sıra uluslararası strateji çalış­maları da yapılmaktadır. Ülkemizin de dahil olduğu e-Avrupa Girişimi bu örneklerden biridir…

Dünya ekonomisindeki küreselleşme ile bilgi ve iletişim tekno­lojilerindeki gelişmeler sonucunda; bilginin üretilmesi, işlen­mesi, erişilmesi, paylaşılması ve kullanılması uluslararası reka­betin ve sosyoekonomik gelişmenin itici gücü haline gelmiştir. Bilgi ve iletişim teknolojileri ve gelişen küresel ekonomi, ülkele­rin gelişme ve uluslararası rekabet yarışında büyük fırsatlar sunmakla beraber yeni tehditleri de getirmiştir. Bilgiyi ve bilgi ve iletişim teknolojilerini etkin olarak kullanan ülkeler, sağla­dıkları verimlilik artışıyla uluslararası rekabet avantajı kazan­maktadır. Küresel rekabet koşullarında bu araçtan etkin olarak yararlanamayan ülkeler ise yarışın dışında kalma tehdidiyle karşı karşıyadır…

Kurumlar arasındaki ilişkiler analiz edilmeli/edilerek, kamu kurum ve kuruluşları arasında güvenli iletişimi sağlayacak ağ mimarisi,… konunun ekonomik ve finansal yönleri [ile] değer­lendirilmelidir/değerlendirilecektir. Kamunun gerçekleştirdiği bilgi ve iletişim teknolojisi yatırımlarında etkinliğin sağlanma­sına yönelik olarak… konular incelenmelidir/incelenecektir. e-Devlet’in etkin uygulanması için ihtiyaç duyulan kurumsal ya­pılanma ve finansal kaynakları ile sağlanacak sosyal ve ekono­mik faydalar hususunda çalışma yapılmalıdır/yapılacaktır.

 

İhalenin teknik şartname metninden, “bilgi toplumu stratejisi­nin geçerliği” anlamında gördüğümüz ifadeler:

 

[Aşağıdaki] amaçlar doğrultusunda hazırlanacak Bilgi Toplumu Stratejisi, Türkiye’nin bilgi toplumuna dönüşüm sürecinde geçilmesi gereken safhaları, ülkemizin kendine has öncelikleri ve ihtiyaçları doğrultusunda tamamlayacak, bunun için ulaşılması gereken hedefleri belirleyecek ve kamu kurumları, özel sektör kuruluşları, vatandaşlar için bir yol haritası niteliğinde olacaktır.

a) Türkiye’nin bilgi toplumuna dönüşüm sürecindeki mev­cut durumu… tesbit etmek,

b) Anlamlı karşılaştırma imkanı verecek dünya örneklerini incelemek,

c) … Türkiye’nin kaynak ve imkanlarını en üst düzeyde de­ğerlendirerek, bilgi toplumuna dönüşümü sağlamak üzere;…

d) … amaç ve hedeflere ulaşmak için uygulanması gereken eylem ve projeleri tanımlamak ve önceliklendirmek… [onlara] ilişkin bir yol haritası çıkarmak,

e) … sosyal ve ekonomik faydalar ile olası riskleri tespit et­mek, etkin uygulama için ihtiyaç duyulan finansal model ve kaynaklar, düzenleyici ve hukukî çerçeve, ku­rumsal yapılanma ve insan kaynağını belirlemek,

f) … ölçme kriterlerini belirlemek.

g) … Halen uygulanmakta olan projeler de dikkate alına­rak, vatandaş ve iş dünyası odaklı, kullanımı yoğun ve geri dönüşüm hızı yüksek hizmetlerden başlamak üzere, elektronik ortamda sunulacak hizmetler ve bunların gerçekleştirilmesine yönelik projeler belirlenecek ve önceliklendirilecektir.

İhalenin teknik şartname metninden, “bilgi toplumu stratejisi­nin yerindeliği ve yeterliği” anlamında gördüğümüz ifadeler:

 

[Geçerliği] başğımızda maddeler halinde kapsamı belirlenen ve aşağıda  yer alan konu başlıklarında… [çalışma dokümanları] hazırlanacaktır.

a) Bilgi ve iletişim teknolojileri

b) Sosyal dönüşüm

c) Etkin kamu yönetimi

d) İş ortamı ve girişimcilik

e) Kurumsal yapılanma ve yönetişim modeli

Bu çalışma alanlarının her biri altında, ayrıntılı durum analizi ve geliştirilecek strateji önerilerine anlamlı model oluşturulabile­cek dünya örnekleri incelemesi yer alacaktır. Her bir çalışma alanında gereli kurumsal kapasite, model, süreç ve stratejik he­defler, bu hedeflerin tespitinde kullanılan makro düzeyde temel varsayımlar ve bu varsayımlara ilişkin risk analizleri, söz konusu riskleri en aza indirmek için alınması gereken önlemler ile bu hedeflere erişmek için gerekli her türlü kaynak gereksinimleri ve süre tesbit edilecektir.

 

…bir yandan ülkemizin bilgi toplumuna dönüşüm için acilen yapılması gereken faaliyetleri tanımlarken, diğer yandan da bilgi toplumuna dönüşümün toplumun tüm kesimlerini kapsayarak ulusal fayda ve takma değeri artıracak şekilde gerçekleştirilmesi amacıyla; bilgi ve iletişim teknolojileri, sosyal dönüşüm, e-dev­let, sanayi ve teknoloji politikaları gibi bileşenleri içeren… [Türkiye bilimsel ve teknik araştırmalar kapsamında belirlenen] strateji ve hedefleri, Bilgi Toplumu Strateji Belgesine [yansıtıla­caktır].

 

…bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün uluslararası düzeyde rekabet edecek bir yapıda gelişimini teşvik edici uygun ekono­mik ve hukukî düzenlemeler konusunda öneriler geliştirilecek­tir.

…ihtiyaç duyulan güvenli ve sürekli erişilebilir teknik altyapın sağlanmasına yönelik…

Ülkemizin bilgi ve iletişim teknolojileri sektöründe öncelikle yakın bölge ülkeleri arasında bir hizmet pazarı ve nihayette küresel düzeyde hizmet ihracatçısı konumuna gelebilmesi … yazılım sektörünün gelişimini…

…eğitim, sağlık ve kültür gibi alanlarda bilgi toplumuna dönü­şümün gereklerinin yerine getirilmesi, dönüşümün etkinliğini artırmaya dönük tedbirlerin alınması ve kazanılacak ekonomik faydaların sosyal yaşama etkin şekilde yansıtılması…

…kamu kurumlarının iş süreçlerinin yeniden tanımlanması, kurumlar arası işbirliğinin ve bilgi paylaşımının sağlanması… kamu hizmetlerinin elektronik ortamda sunulması…

…girişimciliğin gelişmesine uygun ortamın yaratılması, işlet­melerin uluslararası rekabet güçlerinin artırılması, iş ortamını etkileyen hukukî altyapının iyileştirilmesi, yabancı sermaye girişinin özendirilmesi…

Bilgi iletişim teknolojilerinin kullanımını engelleyen unsurlar değerlendirilecek… Kobi’lerde bu teknolojilerin yaygınlaştırıl­ması…

…e-ticaretin geliştirilmesi…

…kamu alımlarının rolü ise ayrıca incelenerek bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gelişimine uygun ortam sağlamak.

…başta Kobi’ler olmak üzere işletmelerin ekonomik verimlilik­lerinin artırılarak rekabet gücünün geliştirilmesi.

…bilgi toplumuna geçiş sürecinin etkin olarak yürütülmesine imkan sağlayacak… kurum içi, kurumlar arası ve kurumlar üstü yapılanma modeli ve uygulama planı geliştirilecektir.

 

Kalitatif Değerlendirme:

Malumunuz, “Bilgi Toplumu Strateji Belgesi” telifi çalışması 2006 yılında tamamlanmış ve neşredilmiştir.  Nihai Belge mün­derecatına dayalı yorum, onarma, önerme fırsatı herkese ait olmak üzere açık duruyor. Bu fırsatı, hakkımızı mahfuz tutarak ve hatta vazife sayarak bilahare kullanacağız. Şimdilik, mezkur teknik şartnameyle sınırlı kalacağız.

 

İlk elden belirtmeliyiz ki, nihai belge her nasıl muhtevasıyla ortaya çıkmış ve dahi başka hangi türevleri kaleme alınabilinse yine de şu kanaatimiz değişmeyecektir: “Bilgi Toplumu Stratejisi inşa etmek/ettirmek için hazırlanan işbu teknik şartname, tek başına strateji belirleyici kuvvetindedir”.

 

Bu değerde gördüğümüz metin, içerdikleriyle/mevcuduyla in­şadı, kurgusu, yargısı yönlerinden önemli isabetler kaydetmek­tedir. 3G2Y yöntemimizin tahriçte serdettiğimiz başlıklama sıralaması peşinden; bilgi toplumu olgusunun gerekleri, geçer­likleri, gerçeklikleri, yerindeliği ve yeterliği yolunda ilerlerken “giderek doğru ve nihayette yararlı” menziline varılacağından şüphe edilemez. Bu güvenle, Türkiye bu şartnameye emanet edilebilir.

 

Şartname, nihayette, danışman adaylarına “çalışma dairesini” çizmek hatipliği ağzıyla kaleme alınmış bir yöneylem araştır­ması tasarısıdır. Maksat bu en azından. Ama herhangi araştırma planı sayılmak çizgisini aşan bir inanı, umudu, kaygıyı ve he­defleri hem içeriyor hem işaret ediyor. Kıt bulunur, kolay bulunmaz, nadir bir orijinalite aşkıyla/maceraperestliğiyle rüş­tünü ispat tahrikine kapılmanın önünü alarak realite okumasını da içeriyor. Türkiye’nin verili şartlarını gerek ihtiyaçlar gerek mümkünler kabilinden dikkate almayı çok önemsediğini, her “emir kipindeki” cümlesinde gösteriyor. Dolayısıyla rasyonel bir metindir.

 

Nihai Belge’nin vaz’ına bırakılan detaylardan biri olan “senkro­nizasyon”a; hem tanımlar hem kurum hem plan-program hem işleyiş ilişkilendirmede aranan temel nitelik olarak değer veril­miş. Buradan hareketle “bilgi toplumunun” tarifinin membala­rından biri olan eşgüdüm ve eko-eydeşmeyi başarmış olmaklık, şartnamenin gözettiği senkronizasyona karşılık getirilmiş diye­biliriz. Vaki örtüşme, bilgi toplumu arayışıyla bu arayışta kulla­nılan fenerin tam tutarlı olduğunu gösterir.

 

Nihai Belge’nin açıklamasına bırakılan detaylardan olan Eylem­ler, aslında, şartnameyi tesbit eden kadronun “metin çalışmasını yapamayacağı” şeyler midir de, danışman kabiliyeti aranmakta­dır? Kaldı ki, danışman katılımıyla yapılacak çalışma ille de da­nışmansız yapılandan üstün mü sayılmak zorunda? Hayır ve fakat “bilgi toplumunu arayan” plancı, sahadan katılımcı isteye­rek kurum ve kadrosuyla bilgi toplumuna yakışan örnekliği daha “hemen vaktinde” göstermiş oluyor.

 

Şartnamede, Nihai Belge’nin “bir ömrünün olacağını” ve ömrü boyunca değişime açık tutulacağını görüyoruz. Hal içinde reviz­yona ve istikbal kurgusu bakımından geliştirilmeye açıklık an­lamına gelen şu “ömür” telakkisi, “bilgi toplumu, özerk emel doğurganlığı ve randımanı yüksek bir toplumdur” yargımıza karşılık gelmektedir.

 

Son olarak, şartnamenin 4.7. maddesini aşağıdaki hale uyarlaya­rak belirtmek isteriz ki, “Bilgi Toplumu Strateji Belgesi’nin ha­zırlanış erkanı, aradığı bilgi toplumunu oluşturan kişilerinin (o toplumu tebarüz ettiren) yoğurt yiyiş tarzının bir türevi hük­mündedir”: Mümeyyiz bir özerk emel, ilgili literatürde genel kabul görmüş politika ve önerilerin tekrarı niteliğine hapsedi­lemeyen bir arayıştır. O; özgün, bilgiye ve analize dayalı, kendi iç bileşenleri arasında tutarlı ve gerekçelendirilebilir olmalıdır. Hedef, süre, roller ve aktörleri net biçimde tanımlıdır. Uygula­manın izlenmesi ve değerlendirilmesinde kullanılacak ölçme ve değerlendirme kriterlerini kapsar. Gerekli hallerde finansal kaynakları içerir. Ve uygulayıcılar nezdinde “nasıl” sorusuna cevap verir.

 

Not: Bu denememizde, bir analizi okurken onun metninde taf­silata, tahkiklere müracaatı önemseyen okuyucuyu tatmin edemiyoruz. Takdir etmenizi bekleriz ki, metin içi ve metin dışı referanslara bir diskur mecraında yer verilemiyor. Tabi, yazımı­zın üç asıl başlığı altındaki paragraflar ve onların cümleleri ara­sındaki atıflara ve o atıfların izahına ihtiyaç duyan okuyucularımızı cevaplamaya hazır olduğumuzu bilmelisiniz.

Bu önermenin “istatistik ve bürokrasi” ilişkisi cihetinden kari­nelerini çıkardığımız başka bir analizimize bakabilirsiniz: TÜİK-TBA İşbirliği: Cihannüma Projesi başlığımız. Bir organizma bir otomasyon veya bir makinenin mütemmim cüzlerinin; hal, sü­reç, sonuç ve bağlantılarına ve de mürettep oluşlarına vukuf kazandığını düşünürseniz yukarıdaki önermemizde anlaşmamız daha bir kolay olacaktır.

 

Bilgi Toplumu Strateji Belgesi hazırlamaya başlandığında gördü­ğümüz işbu beş madde, çalışmanın ilerleyen safhalarında artı­rılmış ve nihai belgede gördüğümüz gibi bir hale dönüşmüştür. Gerçi teknik şartnamede, ar-ge ve inovasyon dairesine girilme­mesi istenirken bu dairelere vukufla nihai belgenin proje ve eylem planlarında eşgüdüm gözetilmesi bekleniyor. Bu yüzden mezkur maddeler nihai belgede artırılmış olabilir. Tezyidin başka sebepleri olmak ihtimaline ilişkin kanaatimizi saklı tutu­yoruz.

 

Bu temenni, bilgi toplumu dönüşümünde değil “bilişim imalat­çılarının satıcısı” olmak yolunda bir yeterlik kazandırabilir an­cak… demek gereği altındayız ve fakat bu kadar mükemmel bir strateji çekirdeği peyda etmiş kadrodan böylesi bir hatayı kabul edemeyerek diyoruz ki, bu basiretsizlik görünümü olsa olsa te­cahül-ü ariftendir.

 

Buradaki “kamuya hizmet” tabirinin içine “muamelatın, masla­hatın kırtasiyecilik boyutu” da giriyor. Oysa kırtasiye, hizmet-iş dairesinde kayda-küreğe mütealliktir. “Kamu hizmetlerinin elektronik ortamda sunulması” ifadesi işte bu kırtasiyeciliğin yeni mecraını işaret ediyor. Yoksa müellifte kırtasiyeciliğin bir hizmet olduğu anlayışının var bulunduğunu anlamak hiç istemiyoruz.

Acizane önerdiğimiz Türkiye Bilgileşim Ajansı’nın bu iki yerindelik arayışını karşılayan bir yeterlikle kurulmasına çalış­maktayız.

Bakınız: Ek-1

 

Bilgi Toplumu Strateji Belgesi Kritiği: Türk Kamu Yönetimi, Bilişim ve İletişim Teknoloji Hegemonyası Tarafından Bypass mı Ediliyor Yoksa!

Bu belgenin kritiği öncesinde “Türk Kamu Yönetiminin Rüştü Üzerine” başlıklı makalemizde “Bilgi Toplumu Stratejisi Danış­manlık Hizmet Alımı İhalesi Teknik Şartnamesi”nin tek başına bir strateji belgesi olduğunu söylemiştik. Bu sözümüzü herhangi tashihe gerek duyurmayacak şekilde teyit eden bir nihai belge var önümüzde. Maalesef nihai belge bir umut kırılması olmuş­tur. Arzedelim.

 

Önce maddi bir bilgi notu: Biz, belgenin her bir paragrafını nu­maralandırdık. Önsöz, A serisi içinde 14 paragraftan müteşekkil. Giriş, B serisi içinde 76 paragraftan; Strateji Türkiye’nin Strate­jik Öncelikleri başlığıyla serdedilmiş ve C serisi içinde 142 pa­ragraf kaleme alınmıştır. Son olarak Stratejinin Uygulanması başlığı altına D serisi içine aldığımız 15 paragraf ve E serisi içine aldığımız Uluslararası İlişkiler başlığında 3 paragraf bulunmak­tadır. Yorumlarımızı nihai belge ile ilişkilendirebilmeniz için bu işaretlerle metne bağlantılar yapacağız.

 

Belgede, bilgi toplumunun nasıl algılandığı üzerine ilk sözler önsöz’de tebarüz ediyor. Müellif, imzasına bakarsak Başbakan Recep Tayip Erdoğan’dır; ancak önsöz metninin inşası profesyo­nellerce hazırlanmıştır ki dolayısıyla belgenin duruşu olarak kabul ediyoruz. Eğer itirazı yoksa Sayın Başbakan da bu duruş içinde yer almaktadır.

 

Belgenin bilgi toplumunu algılayışı; piyasa temelli sanayileşme zemininde icra edilen politikaların mahsullerinden biri olan Bilgi ve İletişim Teknolojileri’nin “özerk emellere” bir yeni for­mat kazandırdığına dayanıyor. Belgeye göre bu yeni format; A5 işaretli paragrafın ifade ettiği sonucu doğurmuştur. Yine belgeye göre A6 işaretli paragraftaki önerme [belki 1000 yıl] önce geçerli değildi. Oysa A4’teki aktarım, insanlık tarihine ilk kaydın atıldı­ğından beri variddir. Çünkü insanoğlunun ilk işi bilgisini işle­mektir. Bu gerçekliği yadsıyan görüş, teknoloji çevrelerini, bina­enaleyh, Batı Toplumunu formatör ve moderatör olarak kabule zorluyor bilinçlerimizi. Haliyle sair toplum kültürlerini de Batı’nın peyki mevziine itiyor. Metin keza, A8’deki idrakle çeli­şiyor. Ve Türk Kamu Yönetimi’ni Batı Bürokrasisi’nin uğradığı yenilgiye katılmaya çağırıyor.

 

Bugüne baktığımızda, bilgi toplumu dönüşümü konuları ka­muda müstakil bir kurumsallıkla [AB çerçeve müzakerelerinde] ele alındığı 2000-2001 ibdasındaki iradeyle çelişen bir vaziyet görüyoruz. Tek çatı sadece lafta kalmıştır. Hala network cumhu­riyetleri karakteristiği baskındır. Bu duruma sebep iki saik ileri sürebiliriz.

1) Halkta ürküntü duyuran Bürokratik Mahut Mizaçlar,

2)Müsbet umera kimliğini, Batı etkisindeki piyasa baskısına karşı korumak isteyen Türk Kamu Yönetimi Ruhu.

Bu değerlendirmemizi B1–B7 ile işaretli paragraflar dolayımında yapıyoruz.

 

B7’den çıkardığımız takvim, neredeyse ÇATAL KAZIK diyebi­leceğimiz bünyeyi ispat ediyor. Zira, Türk Kamu Yönetimi, bir müessese ihdas etme kabiliyeti yüksek marifetiyle çelişen şe­kilde çalışmıştır. Yoksa bu kadar sürüncemede kalacak zorlukta ve bilinemezlikte bir iş değildir Bilgi Toplumu Dönüşümü’nün ihata edilmesi. Ve hala hem siyaset hem bürokrasi hem iş çev­releri hem meslek-sanat erbapları hem vatandaş sıfatlarıyla tek tek veya zümre olarak gerçek ve tüzel kişilerimiz; Bilgi Toplumu gerek ve gerçekliklerinden nasıl bir motif ve tesir arayacağımızı tam olarak tayin edemiyoruz. Bu yüzden B8’deki program ve sonuç niyetlerine katılamıyoruz. Bu yorum ve tesbitlerimizi Bilgi Toplumu Stratejisi Değerlendirme Raporu teyit etmektedir. B9’daki umutlara katılmakta da çekiniyoruz.

 

B10’da ifade edilen hedefin tutturulmasında, özerk emellenmelerle oluşan pazarların “bırakınız yapsınlar” ilkesiyle tamamen başı boş yürümesine bel bağlanıyor B11 ve B12’de. İsabete katkısı olacak tek etken olarak Bilgi ve İletişim Teknolo­jileri başat yere konuyor. Yani Bilgi ve İletişim Teknolojilerine hamledilen rol, aslında umera, hukema ve ulemanın rolüdür. Bu havaleden selamet ummak tek sözle gözü kapalı yol almak an­lamına gelir.

 

B13’te bahsedilen tehlike ve fırsatlar hiç de [bağlantılandırıldığı ülke tipleri] gelişmekte olan ülkeler için geçerli değildir. Bura­daki tehlike ve fırsatları değerlendirmesi tavsiyesine muhatap alınan ülkeler, tavsiye yönünde işlere girişmekle, aslında, tek­nolojik devrimleri başlatan [gelişmiş tip] ülkelere lojistik sağla­mış olacaklardır. Bu sebeplerle B13’teki beyana katılamıyoruz. Elbette, B14’ü eksik bir yorum sayıyoruz. Çünkü gelişmiş ve gelişmemiş skalası hala bozulmamıştır. Leh ve aleyh dengesi geçmişteki gibi ve aradaki fark büyüyerek varlığını korumakta­dır.

 

B17’deki projeksiyonu hem zayıf ışıklı hem yanlış yöne tutul­muş görüyoruz. Bu ekonomik hedefler hiç randımanlı sayılamaz. Zaten endojenitesi muhal iken eksojenitesi de öncelik sıralamasında bu stratejiye, çok aşağılarda bir yeri tayin ediyor. Devletin Bilgi ve İletişim Teknolojilerine harcadığı para ile bun­cağız karı gözetiyorsak eğer, bu strateji belgesi daha baştan başa­rısız sayılmalıdır. B18’de teklif edilen gayret ve sabrın, B17’de gözetilen hedeflere tevil edilemeyeceği zaten açıkken; 2008 itibariyle yayımlanan Değerlendirme, bu hasbiliği boşa harcadı­ğımızı söylüyor.

 

B19’da yapılan tahrice katılıyoruz. Fakat bir tashih yapmak istiyoruz. “…ilişkilerin bilgi ve iletişim teknolojileri üzerine inşa edilmesiyle” tümlecini şöyle değiştirmek gerekir: “ilişkilerin bilgi ve iletişim süreçlerinde fark yaratacak yöntemler üzerine inşa edilmesiyle”.

 

B27; sebep-sonuç ilişkilendirmesi bakımından çok sakat. Bilgi ve iletişim konularına yapılan harcamalar “yatırım harcamaları” olarak gözetilmek gerek iken “tüketim harcamaları”ndan ibaret bir piyasa değerlendirmesini hiç sağlıklı bulmuyoruz. Daha he­men başta, strateji belgesi içinden “tüketici elektroniği” tabirini ve bünyesini ithal etmenin, Türkiye’nin bilgi toplumuna dönü­şüm vizyonu olarak ortaya konan hedefle bağdaşmadığını iddia edeceğiz.

 

B33’e katılamıyoruz. Mobil telefon ucuz olmadığı halde yayıl­mıştır… Bilgi teknolojileri alanında rekabetçi bir piyasa oluş­madı diye hayıflanılıyor. Niye oluşsun ki, bu hizmet tam randı­man talep edilebilir hale gelmediyse!..

 

B36’daki tesbitin değeri, bu belgeyi irade eden için nedir? Yani “bilgi teknolojileri konusunda” eğitim almak herkeste aranması gereken bir kalifikasyon mudur? B37’nin ilk cümlesindeki ifade… ne münasebetle dikkat çekici olsun! Ve farkındalık ve motivasyon odaklı çalışılması önerisine katılmamak mümkün değil tabi. Ancak “toplumda belli kesimlerde” şerhine hiç ihtiyaç yoktur. B38’deki tablo Bilgi Toplumu özeliyle kesinlikle birinci dereceden bir ilgiye karşılık gelmiyor. Yani 2020’de baskın yaş grubu 39-53 arası olsaydı başka bir nüfus tipine mi yatırım yap­mamız gerekecekti. Ülke potansiyelini mütalaa eden bu başlık altında söylenmesinden rahatsız olduğumuz şeylerin; bir teşhis hatasından kaynaklandığını düşünüyoruz. Daha doğrusu teşhis hatası, muayenenin yapılmamasından kaynaklanıyor:

 

Hazır, nazır, amade, teşne oluş teneffüsüne uygun ve işiyle, iletişimiyle, bilgilenmesiyle, bildirimiyle; farkındalığını başartacak ve bunu en yüksek perdeden kendine hissettirecek, etrafına tesir eden bir farkettirme yaşatacak motiflerin muaye­nesinin yapılmadığını görüyoruz.

 

B42’de enteresan bir itiraf buluyoruz. Fakat bürokrasinin bu itirafta bulunuşuyla bir şey de tebellür etmiş oluyor. Bu ülkede ne yapılırsa o ancak kamu yönetimi elinden çıkmış bir iş olmak durumunda… daha yıllarca böyle olacağını söyleyebiliriz. Şu belge bütün şu eleştirilerimiz yanında yine bir umut beyanna­mesidir. Çünkü, “ben bilgiye erişmek istiyorum diyen özel sek­tör yönetimi çığlığı” işitmemişiz ama kamu diyor ki “bilgiye erişmeyi iste”. Dolayısıyla, kritiğimiz, “daha güzeli olsun, en doğrusu olsun” içindir. Öyle olsun ki ne bir eksik ne bir fazla tam da öyle olmalıydı dedirten bir işleyişe kavuşalım. Ve bu umudu besleyen de sadece ve sadece kamu yönetimi bünyemiz­dir, maalesef özel sektör kamu yönetimi neredeyse hiç desteklemiyor. İnşallah o da dünya gözüyle gördüğümüz bir tecrübe olacak…

 

B46’a sıralanan sebepler, buz dağının sualtı kısmını görmezden gelinirse yetinebilinir olanlardır. B46–B48’de  yazılanlara ilişkin söyleyebileceğimiz ancak şu kadardır:

1) İşletmeler cihetinden Bilgi Toplumu yolundaki potansiyele hiç dokunulamamış bile,

2) Burada B48’deki gerekçe ve hedefleri önemsemeyen işletme­lerin % 97’yi teşkil ettiğini B45’ten çıkarsayabiliriz ki, Bilgi Toplumu olmak yolunda “işletmeciliğimiz” hiçbir ümit vaat etmiyor demek lazım. Fakat durum kesinlikle, bir strateji belge­sinde böylesine ele alınmamalıydı. Burada bir potansiyel mua­yenesi yapıldığı söylenemez.

 

B49’un son cümlesi Türkiye’nin Bilgileşim Ajansı’na (TBA) ve yaşadığımız mahallerde ise Şehir Bilgileşim Ajansı’na [mesela İstanbul Bilgileşim Ajansı] (ŞBA) olan ihtiyacımızı belli ediyor. Aynı şekilde B51 ve B57 de.

 

B52’den dolayı yüreğimize biraz olsun su serpilmiştir. B54’te ise kırtasiyeciliğin bir hizmet telakki edildiğini görüyoruz. Oysa kırtasiyecilik, taşıyıcı bir vazifesidir bünyenin. Ki o bünye bu­rada Devlet Tüzel Kişiliği’dir. Hani kırtasiyecilik bir engeldi (B42). Nüfus, maliye, gümrük muamelatı kişilerin değil, devletin kayıt altına aldığı bir alandır. Bu defterlerin doldurulması, bir vatandaşa ne şekilde bir servis sunmak değeri taşıyor? Bugüne kadarki anlayışta yük olan kırtasiyeyi [ille de bu tabir kullanıla­caksa] bir hizmete [ama aslında bir taşıyıcıya] dönüştürmek TBA ile mümkün olabilecektir ancak.

 

B56’da ne anlatılmak isteniyor? Nasıl anlayacağı yahut… yani, kamu kurumlarımızın yöneticileri kullandığı/kullandırdığı “ka­ğıtların” mana ve o kağıtlara tesbit edilen iş ve işlemlerin ru­hunu idrak etmemiş mi?

 

Bu belge hakkında, bir strateji beyanı olmaktan çok niyet izharı demek yerinde olacaktır. Kamu tüzel kişiliğinin vücudu olan Devlet’in, Bilgi Toplumuna dönüşüm üzerine bir potansiyeli var denecek tek karinesi, bu başlığın altında yer alan son cümledir. Elbette sadece bir cümledir… somut bir karşılığı vardır diye­mesek bile bu da bir şeydir tabi.

 

B64 ve B65’te çizilen tablonun saikası B27–B40 arasındaki pa­ragraflara ilişkin yorumumuzda açıklanmıştır.

 

B67’deki önermelere tamamıyla katılıyoruz. Ve ilaveten “öz­günlük korkusu” en esaslı sorundur dikkatine davet ediyoruz.

 

B69’da işaret edilen potansiyelin B70’de verilen ‘doğru seçim­lerin’ yapılmasıyla ancak bir anlamı olabilir. Şöyle ki, çevremizi kendimize “sürekli müşteri” edinmemiz onlara bilgiyi işleme standardı ihraç etmemize bağlıdır. Bu yolda bir potansiyel mua­yenesi yapılmıştır diyemiyoruz.

 

B71’in 3. ve 4. cümleleri pek dikkati caliptir. 3. cümlede, sebep-sonuç ilişkisi bir önermeyle ortaya konmuş. Devamındaki cüm­lede sebep olarak iki hususa daha değinilmiş. Biz bu cümledeki birinci anılmış sebebi saçma buluyoruz. Ve paragrafın bütünün­deki değerlendirmeyi ifsadettiğini, butlana düşürdüğünü düşü­nüyoruz. Çünkü, eğer “akademik kariyerin uluslararası yayın­lardaki başarıya ağırlık vermesi”, “araştırma kurumları ile reel kesim arasındaki işbirliğini istenen” düzeye çıkaramıyor ve tek­nolojik ürünler doğurmuyorsa akademik kariyer bir eğlenceden mi ibarettir?

 

Önümüzdeki 15 yılı Bilgi ve İletişim Teknolojilerine angaje geçirecekmişiz, son 5 yıldır öyle geçtiği gibi. Bir şeyde kararlılık yaşamak çok velüddür. Bu bakımdan eleştiriden asan kabul ede­lim mezkur kararı. Fakat, mühendisliğine 1960 yılında başladı­ğımız alanda bir 15 sene daha taklitçilik ve tekrarda devam etme kararını strateji değerinde göremiyoruz maalesef.

 

Standart vazetmek kudretinde bir metodoloji çalışması, bilim hedefi olmak gerekmez miydi? Bu başlık altında incelenmiş olan potansiyel, olsa olsa işbu paragraflarda da yerilmiş olan nahoş tablonun devamına imkan olacak potansiyeldir ancak.

 

C4–C10 için söyleyebileceğimiz tek ve yeter söz şudur: Bütün strateji, “bilgi ve iletişim teknolojisinin kullanımı” yüklemine dayandırılmıştır. Şoför olmak, operatör olmak; otomotiv, ma­kine, metalürji vb. alanlarda bizi söz sahibi yapmayacağı gibi bilgi ve iletişim teknolojisi cihazlarının tüketicisi olmak da biri­lerinin üzerimizde söz hakkı edinmesini sağlar. Teknoloji kulla­nımı yerine bilginin kullanımı öne çıkarılmalıdır.

 

Toplumun her alanında her anında ve kişinin gündelik mevki ve mecrasında elektronik + mekanik + manyetik + optik + elektrik cihazlar yer alacak deniyor. İyi de niye? Hani; sütten yaptığım yoğurdun, yeni süt için maya olması özelliği mukabili ne gibi devinimsel ve doğurgan bir motif bir tesir bir rampadan bahis açılmıştır burada? Biz anlamadık. Ağır olacak fakat, kendimiz­den gram eklememiz yoktur, fecaat hattı zatında ağır zaten: Sosyal Dönüşümü böyle bir iş konusu olarak ancak ve ancak sömürge valisi önüne alırdı. Ve Türk Kamu Yönetimi’nin bu belge hazırlandığı esnada bypass edildiğini düşünüyoruz. Burada Türk Savcıları göreve davet ediyoruz.

 

C36’da ilk cümlede karşılaşıyoruz, “kullanım, kullanım” deyi­şiyle. Bütün metin içinde çok sık geçiyor. Kim bunu telkin eden; hangi satamadığı malı patlamış elinde de bize yüklemeye çalışı­yor! Masrafın önü açık hem. Sanki ne kadar çok bilgi ve iletişim teknolojisi cihaz alınırsa (dolayısıyla kullanıma sokulursa) o kadar daha iyiye yaklaşılacak… Satan için öyle. Peki işletmele­rimizin iş süreçlerine ilişik verime tesiri bakımından başka tek­nolojiler kullanarak edinilemeyen hangi yönü vardır bu bilgi ve iletişim teknolojilerinin? Bundan bahsedilmeksizin ve o yönler­den ele alınmış, muayene edilmiş bir işletmecilik gündem edil­meksizin konuşulanların hiçbir hükmü yoktur.

 

C40 bütünüyle ve ama özellikle son cümlesiyle tam bir satış-gerçekleştirme materyali olarak  duruyor. Aslında şu ve şu mar­kayı almalısınız denmediği kalmış, işletim sistemi adını ve yazı­lımların donanım gereksinimlerini belirtselerdi ya…

 

C50’de dile getirilen güvenlik konusu e-ticaretin önünde hiçbir zaman engel sayılmamıştır. Bazı suistimaller de ihmalden mey­dan bulmuştur. Yoksa 1980’lerden beri dijital/elektronik veri transferi bankacılık sektöründe yapılagelmektedir. e-Ticaretin önündeki engel pazar bilgisine vukufiyetsizlik ve karşılıklı me­ram anlatmanın standartlarından yoksunluktur.

 

C51 ve C52’deki mana ve ehemmiyet Şehir Bilgileşim Ajansını gerektiriyor. Bu minvalde C55 ise yapı envanteri ve sahipliği veri setini mümkün kılar.

 

Bu belgede hiç zikredilmediği ve ancak burada (C61) rastladığı­mız için yeridir ki söyleyelim; kamu hizmetleri iş süreçleri öl­çümünde yüksek başarı sağlandığında, ilk elde edilen kazanım vatandaşın kırtasiyecilikten kaynaklanan şikayetlerinin cesame­tinin ortaya çıkacağıdır. İkinci kazanım ise usulü dairesinden çıkan eşhasın etkisinden korunmuş bir bürokrasi olacaktır. Üçüncü kazanım, doğal bir bilgileşme-bildirişme ortamı doğacak ve ayrıca istatistik rölevesine birçok alanda gerek kalmayacak olmasıdır.

 

C51’den C76’ya kadar bu başlıkta anılanlar, strateji değil en ço­ğundan olsa olsa “taktik taslağı” sayılmalıdır. “Bu hedeflere ulaşmak için” lafzından sonrakiler aslında strateji için değil ey­lem planı için uygundur. Ve bu tafsilatı tek tek saymak değil “veri standardı ve uluslararası klasifikasyonu ile revizyonu” tesbit etmek gerekiyordu. Vatandaşlık hüviyetine müteallik olup veri standardı bakımından bir hassa ve arazı hamil cihetler, he­men buraya eklenebilirdi ancak.

 

Çok haklı bir kaygıyla belirtilmiş ki (C82), açık kaynak kodu kamunun aradığı bir ilkedir. Fakat bunun ne önemi var pra­tikte? Tamam ürüne/markaya bağımlı olmamak deklerasyonu anlamında bir ilkedir bu. Biz henüz “manuel posta hizmetlerini ve kabulünü efradını cami ağyarını mani olgunlukta dijitalleşti­remedik ki”, açık kaynak kodun bize verdiği erki tam randı­manlı kullanabilelim!.. Yani şu; kolektif ameliyede memur olan programcılarımız kadroları sürekli bir devinme içindeler iken ayrıca onlar kodlama yaparken referasyon notlama formasyo­nuna sahip değiller. Haliyle alınan yazılımın geliştirilmesi işi her zaman yeni bir satın almayı gerektiregeldi ülkemizde. Strateji belgemiz buraya değinmiyor. C81, şehir bilgileşim ajansının gereğini dile getiriyor.

 

C89; Valiye, ili içinde bu belgenin ve eki olan eylem planlarının uygulanması yetki ve sorumluluğunu anlatıyor. Fakat bu so­rumluluğun hakkıyla yerine getirilmesi şehir bilgileşim ajansı­nın kurulmasını gerektirmekte iken; bu veya benzeri bir plat­formun ilkelerinden standartlarından açıkça söz edilmek yerine faydacı ve fonksiyon tahmincisi hatipliği tercih ediliyor (C90). Tabi tercih edilen bu biçim, strateji mubahesesine değil taktik ölçümlemesine uygundur.

 

C91; tamamen eylemler listesi açıklaması değerindedir ve dola­yısıyla bu metnin münderecatı dışındadır.

 

Veri sahipliği kamusal hüviyetler arasında bir ihtilaf konusu mudur ki, bu belirlensin şartı dile getirilmektedir? Network Cumhuriyetlerinin, bir strateji belgesinden devam-ı hayat daya­nağı edinmeleri kabul edilemez (C92). Kamu veritabanlarındaki veriler sadece ve sadece vatandaşındır .

 

C93; çok yerinde olarak “ofisin arka odalarındaki işleyiş” dedi­ğimiz konuya temas ediyor ki çok yerindedir.

C94; vatandaşı dışta tutsa da veri setlerine abonelik müessesini işaret ediyor. Bu müessese, bilgi dağıtımının insicamı için ge­reklidir ve paylaşmanın doğurduğu bilgiyi üretildiği anda kayıt altına almayı mümkün kılar.

 

C95’te müthiş önemli bir stratejik karar dile gelmiştir. Vilayet makamının şimdiye kadar hiç sahip olamadığı bilişsel güce ka­vuşmasını sağlayacaktır. Bütün nefesimizle tezahüratına katılı­yoruz.

 

C96; vallahi dilimiz tutuldu. Tilkiye tavuk teklif edilmesi misa­linde olduğu gibi. İşte devlet dairesindeki “kalem işi” kaynaklı aksamaları berhava edecek karar… C95 ile C96’daki bahislere faaliyet klasifikasyonu ve prosedürde ortak dil konusuna da temas edilseydi, Şam’da kayısı diyecektik. Ve tabi ümitvarız.

 

C97; paragrafındaki ifadeler dolayısıyla son nottaki atfa bakınız.  Çünkü açıklayıcı soruşturmanın işaretlerini taşıyan bu paragraf, Bilgiişlem İlmihali kitabımızın birinci cildinin 15. sayfasındaki makalemizde açımlanmıştır. Buradaki konu ise, “bir işi bilgisa­yarlaştırmak” kimin işidir tartışmasıdır.

 

İlk ve tek olarak “bir standart vaz’ı” dile geliyor (C111). Ve fakat “oluşturulacaktır” denen standart zaten vardır. O da, uluslararası kabule açılmış ve çoğunluk tezkiye bulmuş olan ISCO’dur. Yine aynı paragrafta “bilişim vadisi”nden bahsediliyor. Bizce de ma­kul ve makbuldür. Ancak, bilgiyi işleme cihazlanmasında yaratı­cılık ve bizim çizdiğimiz temelli müstakil bir istikamet meydana çıksın diye kurulacaksa makul ve makbuldür. Aksi halde tekrar ve taklit müesseseleşmiş olur.

 

C112’deki özendirme hedefinde yabancılara ait patent ve yön­temlere tekel kuvveti kazandırmamaya dikkat edilmelidir. Ve C113’te anılan çevremizdeki pazarlara, hem bize hem onlara yabancı şirketlerin patent ve yöntemlerini taşıma hamallığına düşmemeliyiz.

 

C115–C128 arasındaki paragraflarda dile getirilen öncüllere, sağlayacağı neticelerde yüksek memnuniyet ve yanı sıra öngö­rülere biraz daha ihtimal kuvveti kazandırmak için şu ekseni öneriyoruz: Türk İşletmeciliği’ne; çığır açacak, ufuk genişletecek “optimizasyon” ve “karar destek” arayışı mikro, küçük, orta, büyük ölçekli ayırımı yapılmadan aşılanmalıdır. Bu hamle, bil­giyi iletmek ve bilgiyi işlemek dairesindeki pazara bütün tüzel ve gerçek kişi ticari, sınai, zirai, vd. özel faaliyet müesseselerini top yekün müşteri edindirir. Böylece oluşacak alış-veriş hacmi, strateji belgesinde önemsenen ve arzulanan kamu satın alması­nın toplulaştırmasından doğacak meblağı ve yaygınlığı ve reka­betçiliği katlar katlar nisbetinde aşar.

 

Bir saymaca yaptırılmalıdır TÜİK’e. Anket değil saymaca. e-Dönüşüm Rölevesi olsun bunun adı. Ve bu saymaca, sanayi ve işyerleri sayımı gibi müesseseleştirilmelidir. İlki 2008 bitmeden ve sonrakiler ise BTS dönem ortalarında gerçekleştirilmelidir. Bu röleve kağıtlarında şu C115–C128 arası metin konusuna teta­buk eden bir soru grubu yer almalı: “Telekominikasyon harca­malarınızda geri dönüşü iktisadi olan ve iktisadi olmayan oranı” bulgusunu verecek şekilde hazırlansın. İktisadi bakış; “en az fire ile ihtiyaçların karşılanmasına odaklandığına göre” bilgiyi ilet­mek ve bilgiyi işlemek ihtiyacının karşılanmasından doğan katma değer direk kazanca hitap eden ne güçte telekominikasyon tesiri barındırmaktadır böylece ölçülsün. Do­layısıyla işletmelerin telekominikasyon harcamaları bütçesini artıracak hizmet konularının tayininde sektörü yönlendirecek işaretler kaydedilebilir olacaktır. Kanımız şudur ki, “pazar en­formasyonu ve sosyal sermaye hakkındaki bilgilerden üretilecek iş fırsatları öngörüleri” kazandıran bir telekominikasyon hiz­metleri sunuldukça bu pazarın hızla büyümesi sağlanabilecektir. Çünkü öyle sezinliyoruz ki, telekominikasyon harcamaları şu halde çok az işletmemize kazanç olarak geri dönüyor ve telekominikasyon pazarında rekabetçi-yaygın bir büyüme ve onun gerçek çarpan etkisi yaşanmıyor. Sonuçta belgede de talep edildiği üzere “kamu kurumlarının satın alma kararının boyutu­nun genişletilmesinden” medet ummakla kalıyoruz. Oysa arzu edilen seviyeyi, “kamu kurumlarının halka verilerini açmak rolünün bilgi edinme yasasından öteye genişletilmesi” gözetil­melidir.

 

D7’deki önerinin daraltılmasını teklif ederiz. Vilayetlerde Bilgi Toplumu ve e-Dönüşüm konularıyla ilgili makamların en üst merci olan Vali Yardımcılarından oluşan Dönüşüm Liderleri Kurulu’nu yeterli görüyoruz. Bu kurulun komisyonları mesabe­sinde olup vali yardımcılarının konularına tetabuk eden kamu kurumlarının temsilcilerinden oluşan alt organizasyona fonksi­yon yüklenebilir düşüncesindeyiz.

Bakınız: Ek-II

“Coğrafya” Kavramının Değişimi

Yunanca, “geo”, “yer” ve “graphein” ”yazmak” sözcüklerinden türeyen yaşanılan yerin yazılması veya bilimi anlamında “coğ­rafya” sözcüğü kabaca “yer yüzü bilimi” veya “yaşanılan yer bilgisi” manasında kullanılageldi… Bu durum birkaç bin yıllık gelenek. Bu gelenek yaklaşık on yıldır hızla değişmekte… Hatta denilebilir ki, “coğrafya” biliminin yanı sıra, “tarih”, “ekonomi”, “sosyoloji”, “işletme”, “meteoroloji”, “şehircilik”, “taşımacılık”, “lojistik” vb. gibi bilimlerin de sınırları birbirinin içine girmiş bulunmakta.

 

Yeni “coğrafya” kavramının içeriği hemen insan vücudunun teninin teğetinden başlayacak kadar ayrıntı ile uğraşır hale gel­miş ve genişlemiştir. Yani coğrafya kapsamının içine tüketici kimliği ile “birey”in giydiği, kullandığı ekonomik bir ürün olan iç çamaşırını, göze takılan güneş gözlüğünü de kapsayacak kadar “birey”e yaklaşmış ve hatta onu kuşatmıştır. Bu durum; bilgi çağı teknikleri ile ekonomik ayrıntıyı ön plana çıkarabilecek bir teknik imkana sahip olabilme kabiliyetinin sonucudur… Yani tanımlı standart, lokal ve global bilginin kullanılmasının ürünü­dür. Artık yeni dönemde canlı bedenimizin ve tenimizin dışında kalan tüm alanlar “coğrafya” olmuştur… Ve “marketing”in hiz­metine sunulmuştur.

 

Telekominikasyon teknolojilerinin gelişimi; yaşadığımız “dünya” üzerinde yani geniş anlamda “coğrafya”da her biri “tü­zel” kişilik olan “firma”ların, “fabrika”ların, “kurum”ların, “der­nek”lerin, “parti”lerin, “vakıf”ların, “sendika”ların vb. tüm top­lumsal yapılanmaların faaliyet gösterdikleri dış dünya ile olan ilişkilerinde birbiri peşi sıra büyük değişiklikler yaratmaktadır. Artık insanoğlu, “en kısa zamanda; en az harcama yaparak, en çok yararı elde etme” konusunda bir sınırsızlıkla karşı karşıya­dır. Bu arayışın kapsamına tek başına bir “hukuki” ve “üre­tici/tüketici” kimliği ile “birey” de dahil olmuştur. Birey’in ne kadar dahil olacağının sınırları “hukuk, ahlak ve akıl” kriterleri ile yaşayacağımız çağın en önemli sorunlarından biri olacaktır.

 

İnsanlık bu teknolojik değişikliklerin yaşanmaya başlamasını 1989’da “soğuk savaş”ın bitmesine borçludur. “Coğrafya” kavra­mının geleneksel manasını değiştirmesi de bu tarihten sonra oluşmaya başlamıştır. Bu teknik değişiklikler, coğrafyanın alanı­nın genişlemesi, giderek daha da küçük parçalarla üretimin, satışın, hammadde temininin ve müşteri memnuniyetinin fir­malar açısından en ince ayrıntısı ile takibine imkan vermekte­dir. Dün “şeytan ayrıntıda gizlidir” diyen insanoğlu, telekominikasyon teknikleri geliştikçe daha çok “denetimi zor coğrafyalar”da saklanabilen ayrıntılardan da korkmamaya baş­lamış, hatta bu alanları ölçebilme konusunda yeni imkanlar elde etmiştir. Bu nedenle kurumsal kaynak planlamanın (ERP), bir firma için tek başına sunduğu çözümler “coğrafya” ile ve zo­runlu olarak “ayrıntı” ile buluşmuştur.

 

Bu yeni durumda teknoloji insanoğlunu; özellikle 1 Mayıs 2001’den itibaren dünyanın bütün coğrafyalarını kapsayacak biçimde, üretim ve tüketim için gerekli her tür rasyonel karar­ları alabilme gücüne ulaştırmış bulunmaktadır. Çünkü bu tarihte insanoğlu gökyüzündeki askeri amaçlarla kullanılan uydulardan aldığı koordinatları sivil amaçlı kullanma hakkını elde etmiştir. Süper devletler sahibi oldukları uyduların yaydığı koordinatları askeri sebeplerle saptırmama, bu bilgileri sivil hayata açma ka­rarlarını uygulamaya sokmuşlardır. Sivil hayatta kullanılmaya başlayan yeni coğrafi bilgi (koordinat bilgisi) real time ve ışık hızında bilgi iletilmesini ve coğrafyanın izlenmesini sağlayacak bir bilgi alt yapısını insanlığa sunmuştur. Artık Bilginin Yeni Adresi Global Tanımlı Koordinatlardır.

 

Yeni durumda dünyayı küresel köye çeviren bu bilgi alt yapısını adına WGS 84 denilen bir harita çizme projeksiyonu sağlamıştır. Bu projeksiyon üzerinde bütün insanlık real time bulundukları koordinatlarda farklılıklarını fark ettirecek bir bilgi üretme tek­niğine sahip olmuşlar ve ürettikleri bilgileri üretilen koordinata koyabilmişlerdir. Böylece ikisi birlikte geo-marketing’in emrine girmişlerdir. Bu durumda firmalarda ERP için yapılan tüm ça­lışmalar da kullandıkları “ürün”, “hizmet”, “mali değer”, “şube bilançosu”, “merkez büro analizleri” vb. standart ve coğrafi açı­dan sınırları tanımlı firma bilgileri ile, WGS 84 projeksiyonu üzerinde yer alan global koordinat bilgisini bütünleşik kıldır­maktadır. Bu bütünleşmeye de Geo-ERP diyoruz acizane.

 

Koordinatı Standart Bilgi ile İlişkilendirmek: WGS 84 üzerinde herhangi bir ülkede coğrafyanın üstünde yer alan ekonomik ve ticari değerler taşıyan her ürünle ve hizmetle real-time ölçüle­bilir, kavranabilir, algılanabilir hale gelmesinin ve dünyanın her köşesinin “küresel köy” diye adlandırılmasının altında yatan bu teknik değişim projeksiyon ortamıdır. Bu ortamda;

1) ürün bilgilerinin standart kodlanmış

2) hizmet bilgilerinin standart ve kodlanmış

3) adres bilgilerinin de standart ve kodlanmış

olması gerekmektedir. Bu standartlar olmaz ise, ne geo-marketing yapabilmek, ne geo-ERP yapabilmek, ne bilgileri eşleştirebilmek, ne global olabilmek ne optimizasyon yapabil­mek mümkün olur. Bu kaçınılmaz olarak PC’lerden “bilgi” değil “veri” salgılamak, yükledikçe de “giderek çöpe dönüşecek bir kirlenmeyi sağlamak” anlamında sonuçlanacaktır.  “Bilgi çağı” öyle bir ilişkiler çağıdır ki, tek başına kurtuluşun önü kesinlikle kapanmıştır.

 

Sinerji Yaratmanın Global Koşulları’ndan bahsediyoruz dolayı­sıyla… Standart ve tanımlı bilgi kullanan sistemler; böylece dünya üzerindeki tüzel kişi, ülke farkı olmaksızın WGS 84 üze­rinde

• “girdi-hammadde temini”nin hangi coğrafyadan ve hangi za­mandan yapılacağı sorusundan başlayarak,

• iş gücünün üretim merkezine geliş ve gidişlerinin planlanma­sına,

• satışların hangi coğrafyalarda (yol, satış noktası, depo, mağaza, şube yetki sınırları, bölge yetki sınırları vb.) ne kadar yapıldı­ğına,

• hangi coğrafyada (satış bölgesinde) oturan/yaşayan müşterile­rin ne tür nitelikleri bulunduğunun tespitine ve pazarda satışa sunulan malın niteliklerine göre nerelerde (satış noktası veya satış bölgesi) bulundurulması gerektiğine

• üretim, satış, pazarlama faaliyetlerinin zaman-mekan ilişkisi­nin kurulmasına

vb. bir çok “ayrıntı”yı ışık hızında geo-marketing amaçlı analiz edebilme ve analizler sonucu da planlama yetenekleri içine ala­bilme gücünü kazandırabilmek iddiasındadır. Böylece başlayan yeni teknolojik dönem, bütün dünyada;

“tüzel kişi – birey” <> “tüzel kişi- tüzel kişi”

arasında kurulan ve bu güne kadar insan soyunun hiç alışkın olmadığı ölçüde daha rasyonel, ölçülebilir, karşılaştırılabilir ve en optimum olanın en global ölçeklerde uygulanabileceği bir ortamın yaratılmasına imkan vermiştir. Bu, yeni dönemin Geo-Marketing işlemlerinin bilgi alt yapısının kuruluşunun temeli­dir.

 

Ufuk Çizgisi Değişti yani kısacası:

Bu durum son yıllarda “kurumsal kaynak planlaması” (ERP) adı altında firmalarda yapılan bütün çalışmaların en geniş anlamda “yer yüzünün toplam alan büyüklüğü” ile örtüşen bir “coğrafya” ile ilişkilendirilmesinin de önünü açmıştır… Bütün dünyada bu örtüşme birebirdir. Yani tam bir özdeşlik halidir… Artık siyasi sınır ile tel örgülerin ilişkisi yoktur. Kalmamıştır.

Çünkü yeni teknoloji insan soyunun yeni kararlar alabilmek ve bilgi üretmek için kullandığı temel bir kavram olan “ufuk çiz­gisi”ni kökten değiştirmiştir… Eskiden “insan”ın bulunduğu koordinatın yüksekliğinden bakınca göz hizasında görebildiği en geniş çember alan olan “ufuk çizgisi” kavramının bir manası kalmamıştır. Artık Meksika City de, Tokyo da, Delhi de, Mos­kova da Malatya’nın veya Hakkarili “Mehmet”in ufuk çizgisi içindedir. Tabi bunun tersi de tüm gücüyle geçerlidir.

Geo-Marketing

Çok genişletilmiş bir çığırtkanlıktan başka bir şey olmayan pa­zarlama konusunda konuşalım istiyorum. İlk elden, hep karış­tırmakta olduğumuz biri satış diğeri pazarlama olgusunu birbi­rinden ayırarak başlayalım. Dolayısıyla, pek çok sayıda tek tek satıcıdan oluşan bir ekibi düşünmek yerine bir müşteriyi kap­maya çalışan iki çığırtkanı akla getirelim. Bunlardan her biri diğerine kendi üstünlüğünü kabul ettirmeye çalışırlar. Ve amaçları, rakibini mağlup etmektir. Yani rakibini bütün imkan­larından uzaklaştırmak, en azından rakibinin imkanlarını işlev­sizleştirmektir. Böylece, daha sonra herhangi bir karşılıkta bu­lunamayacağı duruma getirdiği rakibinin önünden bütün müşte­rileri kapabilecektir.

 

O halde pazarlama, rakibi, irademizi kabule zorlamak için yü­rüttüğümüz bir faaliyet olarak bütün yeteneklerimizi ortaya koyuşumuz şeklinde tanımlanabilir. Bu amaca ulaşmak için kullandığımız bir kuvvet vardır. Ve bu kuvvet öyledir ki, hem kullandığımız hem de karşı tarafın kullanmasına set çekmeye çalıştığımız şeydir. O kuvvet, bilim ve sanatın buluşlarıyla do­nanır. Uluslararası ticaretin yasaları, örf ve adetleri gibi isimler altında toplanan yöntem ve sınırlamalar bu kuvvete eşlik eder. Sonuçta pazarlama; bilim ve sanatın buluşlarıyla, ürünlerimizin üstünlüğüyle, yöntemlerimizin etkinliğiyle, sermaye gücümüzle, sertifikalı niteliklerimizle, yetişmiş veya yetiştirdiğimiz çalışan­larımızla, etkinliğimizi artıran demirbaşlarımızla, iş akış oto­masyonlarımızla, piyasa ilişkilerimizle bütüncül olan fizik, in­san, ilişki kuvvetimizi topluca kullanarak rakibimize irademizi zorla kabul ettirme amacımızın aracıdır. Peki, pazarlama, her rakip olan taraflar için aynı şey olduğuna göre, bu eylem içinde olanlar arasından kazanan olarak kim çıkacaktır? Bunun tek cevabı var: BİLEN. Yani, hem kendini hem karşısındaki(leri)ni bilen. Şimdi, bu tür bilgilenmemizi sağlayacak olan GEO-MARKETİNG konumuza girebiliriz. Tabi, önce, bilmemiz gere­kenleri şöyle spot cümlelerle sıralayalım:

 

Pazar… “ya vardır yahut siz yaratmaktasınızdır”, “değiş-tokuş ortamıdır”, “dolayısıyla bir değer transferidir”, “ya ihtiyaca ya isteklere dayanır”, “miktar/bedel/sıklık bilgilerini doğurur”, “sayma ve biriktirme duygusunu dürter”, “emek ve birikimin karşılığıyla sonuçlanır”, “ya dönemsel bir sürekliliği yahut dur­maksızın her an canlılığı vardır”, “insan yahut diğer canlı ve cansız bütün varlıkların durağanlığı ve devinmesinden etkile­nir”, “tamamen genel bir ortamdır”, “özelliği, önemle bir konuya eğilmiş aktörler sayısıncadır”, “özeller toplamı olan bir genellik­tir, konusu metadır”.

 

Pazarlama… “pazarda bir iradeyle hareket eden her aktörün yapıp etmeleri bütünüdür, değiş-tokuş kararına müdahale ile başlar”, “dolayısıyla transferin yönüne etki eder”, “ihtiyaç ve istek duyurma operasyonudur”, “ölçme, karşılaştırma, anlama, anlaşılma araçlarını yapar ve kullanır”, “emek ve birikimi uygu­lamaya sokar”, “hep vardır”, “her durağanlığı ve devinmeyi ya yaratmıştır ya kullanıyordur”, “tamamen özeldir, bütün diğer aktörlerle karşılıklı etki içindedir”, “konusu rakibi imkanların­dan soyutlamak, arındırmaktır”, “en büyük amacın aracıdır”.

 

Coğrafya… “coğrafya mekandır, zamandır”, “hareketin soyut algıda somutlaşmasını sağlayandır”, “aktörün bulunduğu yerdir”, “aktörün yapıp-etmelerinin gerçekleştiği yerdir”, “yoldur, alan­dır, noktadır”, “ilişkinin sathıdır”, “izlencenin panosudur”, “sa­hip olmaların göstergesidir/ispatıdır”.

 

Sıra geldi, yukarıdaki spot cümlelerde içkin olan yığın bilgiyi bize sunacak olan bilgilenme aracına.

Geo-Marketing… “zaman + mekan + ilişki + süreç + sonuç gös­tergeleri çıkarmak açısından, kullanım ve uygulamada çok deği­şik örnekleri olan pazar ve pazarlama analizi disiplinlerinden en iyisidir”, “pazar olaylarından ve iş süreçlerinden, coğrafya te­melli enformasyon çıkarır, pazar aktörlerinin arayışlarına yöne­lik çözümleriyle pazarlama faaliyetleri tasarımına son şekli ver­mede ve pazarın bütün özelliklerine bakışta derin bakış kazandı­rır”, “bütünüyle Coğrafî Bilgi Sistemleri ve Yönetim Bilişim Sistemlerinin birbirine katıştırılmasının sonucu olan araçlarla yapılır”.

 

Geo-Marketing Sizin İçin Ne Yapar? “her datayı coğrafikleştire­rek, bütünden koparmadan ve her unsurun birbiriyle ilişkisini kullanarak bilgi haline getirir”, “müşterinizin nerede olduğunu söyler”, “her datayı coğrafik gösterimle bir imaj haline getirir”, “olay ve sonuçları harita üzerine yerleştirir”, “bir alana ait müş­teri seçmesi yapar”, “bir alanın farklı özelliklerinin biraradalık hesabını çıkarır”, “bir nokta koordinatları kesinliğinde müşteri seçmesi yapar”, “ülke genelinde benzer tip müşteri seçkisinde coğrafik katmanları kullanır”.

 

Geo-Marketing’i Niçin Kullanmalısınız? “yeni ve evrensel çapta kurgulanan pazar oyunlarını anlayabilmek, etki edebilmek, ko­runabilmek, katılabilmek için”, “çapraz analiz yapabilmek ve çoklu datalar gösterimini başarmak için”, “binlerce satır ve fi­gürlere yayılmış verilerle boğuşmamak için”, “pazarı ve bütün pazar olaylarını resmedebilmek için”, “istatistik, grafik, rapor, metin şeklinde gelen bilgiyi okunur hale getirdiği için”.

Türkiye’nin Bilişim Teknolojisi Kullanıcılarının Gündemi: Bilgi Herkesin

Bu başlık sizde ne çağrıştırdı merak ediyorum. İhtimaller çeşitli. Hem sayılamayacak kadar belki de. Peki tahmin edebilir miyim? Evet. Fakat isabet!? İşte burası şüpheli. Şüphe denizinde yüzen olasılıklar sıralayabilirim demek ki. Bu durum her bir sanıyı değersiz görülmeye mahkum edecektir aynı zamanda. Yine de hiçbirini yok saymam mümkün olmayacak. En çok, belkiler sıralamasında değeri yüksek olandan değeri düşük olana doğru bir derecelendirme yapabileceğim. Yazan kişi olarak benim, ve bu yazıyla karşılaşanlar olarak sizin ayrı ya da aynı birer sabite­miz var ama henüz iki taraf da birbirinde saklı “doğru/isabetli kesinlerimizin” ne olduğunu bilmiyor. Çünkü “özerk emel”lerimizden habersiziz. Şöyle açayım. Özerk emeli, iki par­çalı düşünün; bilgi üreten çabamız ve ne işlediğimiz. Konuşukluğumuzun odağına getirmeye çalıştığım tema şu:

1) Haberdar olmadığımız özerk emellerimizden üreyen bilgile­rin bizdeki çağrışımlarında tutarlılık olasılığı çok düşük derece­dedir.

2) Haberdar olmadığımız özerk emellerimizin somut sonuçları olan işleyişleri izleme imkanımız yok gibidir.

 

Dünyada, herhangi bir meslek, bilim, sanat, beşeri yahut doğal ekonomik faaliyet alanında; başka başka faaliyetler içinde olan gerek gerçek gerek tüzel kişinin özerk emellerinden haberdar olmak arayışı gözleyemiyoruz. Bazı istatistikleri paylaşmak veya gözlem araçları kullanmak ya da nomotetik laboratuar çalışma­ları sürdürmek çabası içinde bulunanlara rastlayabiliyorsak da bunlar, kurumlar-arasılık karakterinde yürüyen çabalar değiller. Yanı sıra, sürekli olarak dernek, şirket, enstitü, birlik, oda, borsa, hükümet, parti gibi örgütlerin anons ettikleri enforma­tikler ulaşıyor bize. Bunlar da sadece, özet ve pek işe yaramayan malumatlardan ibaretler. İşe yarayanlarının ise anons takvimine bağımlılık söz konusu. Oysa her bir özel ya da tüzel kişi, gerek sorumluluğu dolayısıyla gerek fayda sağladığı için bütün yapıp-etmelerinden doğan/üreten bilgiyi, içinde bulunduğu sektörün çevrimini düzenleyici örgütlere bildiriyor. Hatta sayım kağıtları doldurarak bildiriyor. Hem kendisi için de kaydediyor. Ayrıca, her çapta gerçekleşen iş ve o işlerin ürünü olan mal ve hizmet­ler, ulaştırmaya güç yetirilebilen çevreye duyuruluyor. Birbirle­riyle konuşabilirlik standartlarına tabi olmasa da, bu bilgi ve işlemler bir yığın bilgi kayıt sistemine yazılmakta… Yani, en küçük olan dükkandan çok büyük meblağda paralarla gerçek­leştirilen yatırımlara kadar herhangi girişimin olmazsa olmaz kuruluş demirbaşlarından birisi bilgisayar donanım ve yazılımı. Ki, Türkiye’de bu noktalar özel sektörde 4 milyon kapı sayısın­cadır. Ve bu kapıların ardında yapılan en birincil iş ise kaydet­mektir. Buna rağmen bu bilgi birimleri, özerk emellerini başka özerk emeller ile konuşturmuyor. Oysa hem ihtiyaç hem alt yapı edinmişlik bakımından özerk emellerin birbirleriyle “bilgi köprüleri” kurmalarının imkanları da gerekçeleri de olgunlaş­mıştır. Ve bu köprü kişiseldir. İster gerçek kişi ister tüzel kişi olsun, kişiseldir. Yani, bütün, bilgi işleyen cihaz ve sistemler, onları kattığımız işlerin içinde bizatihi bünyelerini eksen olarak dayatamazlar. Çünkü bilgiişlem üniteleri o kişiselin varlığına bağlıdır. Ve o kişisele ait bilgi için varlar. Dolayısıyla bilgi köp­rülerinin ekseni de kişiselliktir.

 

Peki, bugün en genel anlamıyla enformatik lafıyla özetleyece­ğimiz sürecin başından bugüne görüngüsünde, şu sözünü et­meye çalıştığım kişisellik başat yerde miydi? Cevaplamak için, iletişimsiz geçirdiğimiz bu sürecin kronometrik okumasına ve sonunda geldiğimiz noktanın hikayesine bakmalıyız.

 

1960 ;Karayolları Genel Müdürlüğü, yol inşası hesap­lamalarında kullanılmak üzere bilgisayar donanımı ve yazılımı alır (IBM 650).

;Üniversitelerde Bilgisayar Mühendisliği okutul­maya başlanır.

1960-1985 ;IBM, NCR gibi şirketler, akademik çevrelerden seçtiği kişileri sistemlerini öğretmek için özel programlara alır­lar.

1963 ;Fortran geliştirilir (ANSI tarafından).

1965 ;Türkiye bankacılık sektörü bilgisayar kullan­maya başlar.

1967 ;Türkiye sanayi sektörü bilgisayar kullanmaya başlar.

1971 ;76 adet bilgisayarı olan bir Türkiye görüntüsü alınır.

1973 ;82 adet bilgisayarı olan bir Türkiye görüntüsü alınır.

1976 ;Commodore’un lansmanı yapılır (1945’te Vannevor Bush’un bireysel kullanım amaçlı dediği, ekranı, klavyesi, şalteri olan bilgisayar öngörüsü gerçekleşir).

1980-1984 ;Sırasıyla Apple, Apple-II, IBM PC, Apple Ma­cintosh piyasa eder.

1985 ;Türkiye’nin dünya geneline oranla % 0,7 ora­nında bir bilgisayar parkı olur.

1989 ;10 bin USD (fob) üstü değerinde 10 bin adet bilgisayar sistemi sahibi bir Türkiye görüntüsü alınır.

1991 ;MEB 12 bin adet PC satın alır.

1989’dan bu güne, teknolojinin yaygın kullanımı ile ilgili “fi­yatlar + yaygınlık + yenilik” arasındaki ilişkiyi formülize eden bir yorum olarak Moore Yasası (donanım kapasitesinin 18 ayda ikiye katlanması), Türkiye’deki BT sektörü yaygınlık ve fiyatlar ve yenilik girişi için de geçerli olduğunu gösterir. Bu süreci şuradan takip ettik: Bilgisayar Tarihi, Cemalettin Taşçı, Ağaç Yayıncılık.

 

1963 öncesi, programcı mı, operatör mü, sektörel uzman mı ayrımını göster­meyen bir tabir olarak “bilgisayar operatörü” sıfatını yakıştırdı­ğımız kişilerce kullanılan bilgisayarlarda çalıştırılan algoritma­larda standart bir altlık yoktur. Hikayenin buraya kadarı dona­nımın baskın olduğunun fotoğrafını gösteriyor sanırım.

 

Bilgisayar tarihinde boğulmayacağımız ve de asıl ifade çerçeve­mizden (kişisellikten) uzağa düşmeyeceğimiz noktaya çabucak gelmeye çalışayım. Fakat şunu hatırlamadan o noktaya geleme­yiz. “İlk işi bilgisini işlemek olan insanın, adını bildiğimiz en yaşlısı Adem’den bu yana dünya üzerinde geçirdiği yedi bin yıla yakın bilgiyi işleme tarihinin” son 50 yılı ne kadar kısa olsa da, anlatması o denli uzun. Ve son 50 yıldan öncesinin bilgisini ve son 50 yılın bilgisini daha daha ileriki 50 yılın bilgisini işleyen bütün sistemlerde, kitaplarda, alet-edevat ve yöntemlerde, okullarda, şirketlerde, hükümetlerde, vs. hep; edinilen, üretilen ve kullanılan bilginin birincil muhatabı hatta kaynağı olan insan tekinin kişisel emeli (özerk emel) ya hiç dikkate alınmamış ya­hut manipülasyonun konusu edilmiştir. Bu eleştiriden ayrı tuta­cağımız çok az insan ve çok az eser sayabiliriz. Bir sayma listesi vermekle konudan uzak düşmekten çekiniyorum. İnsan tekinin kişisel emellerinin, BT sektörünü de kişiselliğe götürdüğünü görmemizi sağlayacak izleci, yazılım branşındaki olan-biten özetiyle sergileyebiliriz. Burada mihenk taşı Fortran’dır. Fortran’ın geliştirilmesiyle bilgisayar programlama alanında standartlaşma süreci başladı. Delikli kartlarla tesbit edilen kod­lar vardı. Yerine göre yönerge, yerine göre data kaydını gösteren bu kartlar süreç içinde, “dosya”ya inkılap etti. Yönergeler dizisi olan delikli kart artık “program dosyası”, data kaydı olan delikli kart ise “data dosyası” kalıbına döküldü. Görüntü dizgileri “ek­ran dosyası”, baskı dizgisi ise “printer dosyası” kalıbına…

 

Bilgisayarların çalıştırılmasında görevli insanların, aslında kişisel yüklerini azaltacak çözümler bulmak gündemi, kodlama ve bilgi yükleme standartlarını düşündürdü. Bu düşünüşün denemele­rine girişildi. Yanı sıra otomatize eden araçlar geliştirmek çabası; “programlama editörleri”, “program yorumlayıcıları” olan prog­ramlama dilleri üretmekle sonuçlandı. Farklı bilgisayar sistemle­rinin farklı kodlamalarını ve metotlarını yani, her sisteme has bir makine kodlama dilini öğrenmek zorunluluğu; bu zorluğu aşan assembler (birleştirici)’lar ve giderek; geliştirilen Basic, Common Lisp, Cobol, Pascal, C, vb. gibi yüksek seviyeli prog­ramlama dillerinin yazılmasının sebebi oldu. Bu dillerle gelişti­rilen algoritmalarla, (ki bu yüksek seviyeli programlama dilleri de aslında program yazan programlardır) donanımcıların stan­dartlara dönüşen kararlı yöntemleriyle ürettiği makinelerin yapısal denkleşikliklerine uyan (veya bazen donanım özellikle­rini kendisine uyduran) programlar yazıldı (veri iletim proto­kolleri anlamındaki işletim sistemleri gibi). Bu aşamanın peşin­den, bilgisayarlar, artık makine dilini ve hangi donanım parçası­nın nasıl çalıştırılabildiğini bilme gereği duymayan mühendis­lerce (gariptir Türkiye’de bu en önce matematikçiler, iktisatçı­lar, işletmecilerce) programlanabilir oldu. Üç aylık, beş aylık, bir yıllık bir kursta aldığı ya da yüksek tahsilini yaparken birkaç dönem gördüğü programlama dili dersiyle, herhangi iş alanında uzman olan kişiler veya işletme sahibi ve yöneticiler, kendi ihti­yaç duydukları programları yazabilir oldular (Netsis, Nebim) gibi. Tabi öncelikle, böylesi uygulama programları olan ürünleri piyasaya süren çok sayıda şirketler kuruldu (Eta, Logo, Link, Datasoft gibi muhasebe uygulamaları programı yazan ya da SPSS gibi istatistik uygulamaları yazan). Pazara biraz daha yukarıdan bakabilen girişimciler ise paket programlar ürettiler. Hesap tab­losu, metin editörü programları gibi (Microsoft, Halıcı Bilgiiş­lem, Lotus, vs). Dikkatinizden kaçmayan bir es geçiş sergiledi­ğimi belirtmeliyim. Büyük sistemler dediğimiz, bilgisini işle­meye talip olduğu; örgütselliği, maliyesi, iş çeşidi ve karmaşıklığı ve hareket yoğunluğu yüksek olan işletmelere has üretilmiş donanım + sistem + arayüz kompleks yazılımları tüzellik içinde algılandığı için anmıyorum (Oracle, As400-600, Sql, Unix-Zenix gibi). Aslında kişisel olan katılımların bir adreste yoğunlaşması­nın doğurduğu büyüklüklere (holdinglere ve kamuya) yönelen donanım ve yazılım şirketleri ile katılımı tekil olan (kobi, esnaf, serbest meslek erbabı gibi) kişiselliklerin toplam pazar büyüklü­ğüne yönelen şirketlerin birbirlerinden, eksen aldıkları “kişi değerlendirmesi” bakımından birbirlerinden çok az farkları vardır. Yani, şundan dolayı denktirler. Bir endüstri mühendisi­nin, kendi kurduğu şirkette çalışıyorken meslek, ürün, ekono­mik faaliyet başlıklarında gösterdiği toplumsal bilgi kullanım ve doğumuna katılımı bakımından kamuda/holdingce çalışan diğer bir endüstri mühendisinden hiç de farklı bir durumu yoktur. Kurumsal anlamda müteşebbis olan endüstri mühendisinin şir­keti ile bir endüstri mühendisi çalıştıran kamu/holding işletmesi de aynı durumdadır. Şu geldiğimiz noktayı size unutturmayacak kadar kısa bir biçimde “bilgimizi işleyen son moda araçlarımız­dan bilgisayar yazılımlarının ve oluşturduğu pazarın sürecini; özetlemeyi bitireyim. Sonra kaldığımız kişisellik içlemine döne­lim.

 

Gerek yazılım ürünleri gerek donanım ürünleri ve gerek sektö­rün genel lansmanı ve oluşturulmuş gündemi yanında alışıldık hale gelmiş hizmetlerine baktığımızda BT; bireyin dünyasına ve her türlü kurumsal amaca yönelik faaliyetlere şunu sunuyor: Artık “sanayi ötesi toplum” lafı gibi tedbirli tabirlere ihtiyacımız yoktur; düpedüz “bilgi toplumu” oluşmuştur ve “bilgi çağında­yız”. Bakalım bu sunum doğru mu? Bundan 15 yıl önce falanca sanayi sitesinde torna tezgahı olan iki komşu dükkanı hatırlaya­lım. Ya da biri Söğüt’te diğeri Kütahya’da seramik üreten iki fabrikayı… İkisi de bilgisayar sahibi. İkisinin de muhasebesini tutmak için satın aldıkları yazılım aynı. İkisinin de bilgisayarı kullansın diye işe aldıkları uzman bilgisayarcılar ya da mevcut personelden seçtikleri memurları aynı öğretim kurumundan mezun oldular. İki yerin bilgisayarında da stok kartı açılan ima­lat girdisi mal aynı. Fakat o malın stok kartının kodu birinci işletmede “Rulman-001”, diğer işletmede ise “Bisan xxx Bisikleti Arka Teker Bilyesi”. Bu 15 yıl önce böyleydi. Peki şimdi durum başka mı?

 

Başka bir soru: İki işletmenin de stok kartı adedi (diyelim 400) ve gerçek stok kalemi sayısı da 400 idi. Yani 400 tane imalat girdisi kalemi için 400 tane stok kartı. O iki işletme hala 400 çeşit imalat girdisi mal ile çalışıyor, ama imalat gidisi mallar stok kartları sayısı şimdi 4000. Dolayısıyla stok ekstresi çıkarırken o eski mallar için açılmış ama artık esamisi unutulmuş 3600 kartı görmemek için “hareket görmeyenleri dışta tut” demek zorunda. Ya, gündemin malı olup da yani raf yeri olup da hareket gör­memişlere karşı kör kalmak ne anlama geliyor? İşte cevap; kartı iptal etsin, silsin canım. Tabi, silsin. Elini tutan mı var? Ama o zaman, geriye dönük (hem de kendi ürettiği) bilgiyi silen adamı hangi “bilgi toplumunun” adamı diye açıklayacağız?

 

Başka bir örnek: Bu iki işletme yarın birleşmeye karar verdi­ğinde (ya da birleşmelerine gerek yok; üyesi bulundukları mes­lek odası, müşterek tanıtım programı üretse) ve müşterilere yönelik adede, konuma, niteliğe bağlı çıkardığı faaliyet bütçesi nasıl bir tabloyu gösterir? Ben söyleyeyim. Her iki işletme aynı müşteriye iş yapsa da kayıtları birleştirildiğinde o biricik müşteri iki hesap edilecektir. Çünkü hem adı hem adresi bu iki işletme­nin kayıtlarında farklı yazılmıştır. Odanın tanıtım bütçesi 4 bin müşteri için yapılmalı iken 44 bin müşteri için yapılacaktır. Paket programlarda da uygulama programlarında da durum bu, buna MRP’ler de dahil. Peki daha sonraki yani 2001’e kadar olan dönemde adına Yönetim Bilişim Sistemleri denen yazılımlarda daha düzgün bir tablo mu gözlemledik? Hayır. Ya 2001’den sonraki ERP gündeminin yazılımlarında nesnel bir iyileşme var mı? Hayır. O halde paket yazılımlardan uygulama yazılımlarına, oradan YBS yazılımlarına ve sonra ERP yazılımlarına geçiş ki­min evrimi? Kalibrasyon alanındaki tecrübe, yazılım alanında niçin örnek alınmıyor? Bir nalburdan çivi alacaksınız, istiyorsunuz, karşınızdaki nalbur çırağı daha geçen hafta köyden gelmiş ve size “kaçlık çivi olsun?” diye soruyor. Bu durum, 1960’dan beri böyle… Süreç hikayesi burada bitti. Hikayeye girmeden önce neredeydik? Özerk Emeller.

 

BT’nin ürünlerini kullanıyoruz. Bunlara bilgi kaydediyoruz. Kayıtlı bilgilerle, emellerimiz doğrultusunda işlere girişiyoruz, kararlar alıyoruz, ölçmeler ve analizler yapıyoruz. Bunları da kaydediyoruz. Peki, kayıtları karşılaştırıyor muyuz? E, sen söy­ledin, bak karşılaştıramıyormuşuz; niye soruyorsun diyeceksi­niz. Karşılaştıramayışımızın, kayıtlarımızı konuşturamayışımı­zın tek sebebi bilginin standartlaştırılmayışı engeli değil demek istiyorum. Biz, bunu, istiyor muyuz? İstemek ya da istememek işte bütün mesele bu. Hangi alanda iş tutmuş olursak olalım, “ilgi alanımızı geniş tutmak” ilkesini benimsemedikten sonra başarılı olamayacağımızı biliyoruz. Yani yaptığımız işle ilgili alacağımız kararların girdisi, rol üstlendiğimiz sektörle sınırlı değil. Türkiye İstatistik Kurumu’nun anons ettiği “gelişmişlik parametreleri” listesinin hepsiyle ilgili olduğu gibi politik olan-bitenle, kültürel yönelim ve değişmelerle, doğal fiziksel çevre­deki devinimlerin gözlenmesiyle, bilimsel makalelerin satır aralarıyla da ilgili. Yani kahraman bakkal zincir marketlere karşı koymak istiyorsa kendisiyle aynı gündemi paylaşanla bilgisini paylaşmayı istemeli. İstemek yetmez, uygun paylaşım altlığı var mı sorusu abes; zira, hem iletişim hem bilişim (hadi müjdem olsun standart meselesini ben hallettim) hem standardizasyon tamam edildiyse geriye kalan sadece istemek.

 

Kahraman bakkal soracak tabi. İstedim hadi, hatta bir menfaat olarak değil hak olarak dahi isteyebilirim; çünkü zincir mağaza­nın bana galebe çalmasının sadece sermayesine bağlı olmadığını, pazar bilgisini edinerek benim yanı başıma dükkan açma kararı aldığını biliyorum, üstelik bu bilginin benim gibi hem bakkal hem tüketici olarak birçok pazar biriminin yapıp ettiklerinin kayıtlarından çıkarılan bilgi olduğunu, yani benim bilgim oldu­ğunu da biliyorum. Ama bu bilgiyi bana verirler mi?

 

Nasıl cevaplayacağız kahraman bakkalı? Git TÜİK’ten 200 YTL’ye demografik datayı al, veriyorlar, diyemeyiz ki. Sanki bilmiyor mu? Bu bilgi edinme işinin, kendisinin de kullandığı telefon, su, elektrik, yol alt yapısı gibi bir kamusal alt yapıyla halledilecek işlerden olduğunu söylüyor baksanıza. Üstelik bir alış-veriş konusu olmayıp hak konusu edilmesi gerektiğini de kavramış.

 

Demek ki o hakir ve fakir dükkan sahibinden, o yeni mezun endüstri mühendisinden, aile bireyinden, seçmenden öğrenece­ğimiz çok şey var. Soralım ve öğrenelim bakalım ve kahraman bakkal hepimiz adına cevap versin: Sen neymişsin be kahraman bakkal abi, engel eğer alt yapı konusu olarak ele alınmasını sağ­lamakla aşılacaksa, işte önümüz seçim, söyleriz ülkeyi yönetmek özerk emelleri taşıyanlara, isteriz onlardan, tamam taahhüt edi­yorum diyen kim ise onu iktidar yaparız, olur iter. Ama başka sebepler var mı diye yine de sormak istedim… Kahraman bakkal aynı zamanda politikacıymış da anlamamışım. Bakınız ne dedi bana.

 

Şimdi iyi dinle beni güzel kardeşim, bilgi çağına ne zaman girilir biliyor musun? Açık etmedin ama ima ettiğin gibi bilgi çağında falan değiliz. Nasıl ki, ben ülkemin ya da dünyanın herhangi bir köşesinde üretilen malın veya hizmetin er-geç değil anında bana ulaştırılacağını biliyorum. Aynı şekilde mülkiyet ve özel hayat bilgisi haricinde, dünyanın ya da ülkemin herhangi bir köşe­sinde bilgisayara kaydedilmiş bilgiye istediğim zaman ölçülebilir ve karşılaştırılabilir biçimde tanımlarıyla ulaşabileceğim, işte o zaman dünya bilgi çağına girmiş demektir. Ama bunun olması için ya vergilendirmenin ortadan kalkması lazım ya da Az­rail’den korkulduğu gibi vergi denetçisinden korkulması… Ya­hut hem aç gözlülüğün ortadan kalkması hem vergi kanunları­nın adil olması lazım. Ancak bu ihtimallerden biri ger­çek olduğunda herkes bilgisini paylaşır. Yani, o zaman herkes devletinden veya bağımsız girişimcilerinden bilgi paylaşımı sistemlerini talep eder. Dediğin gibi bu istemek meselesidir. Fakat almayı değil vermeyi istemek meselesi. Gelirler Genel Müdürlüğü’nün tanımlı(?) meslek sahiplerinin 2006’da ne kadar matrah bildirdiklerini açıkladığı haberi unutma.

Türkiye’nin BT Çalışanlarının Gündemi: Geo-Erp

Globallikten bahsedilmekte. Peki bu “iş yapmak” anlamında neye karşılık gelmektedir. Bunu en önce BT çalışanlarının an­lamaları gerekir. Dünya’da gelecek vaadeden en esaslı ilk işin; “lokasyon bazlı telekomünikasyon” çözümü olduğunu görme­mek için kör olmak lazım. İkinci sıradaki iş ise “bu teknoloji ile verimliliği artacak olan hizmet sektörü”dür. Çünkü çok yeni oluşan ve birbiri ile bütünleşen bu iki iş dalı, bütün dünyayı birbirine eklemleyecek; globalleşme için zorunlu bir bilgi sis­temi alt yapısının kurulmasını her ülkede mecburen sağlaya­caktır. Kaçınılmaz gidişat budur. Başka bir deyişle, “global dün­yanın” en itibarlı ve en geçerli mesleği olan “para bankerliği”, koltuğunu “bilgiyi standardize edenle” paylaşacaktır.

 

Acizane BT çalışanı olarak ne önermeliyiz?; Türkiye’yi Dün­ya’ya “optimizasyon” kuralları ile eklemleyecek “Türkiye’nin standart bilgilerinin bankeri” olmayı.

 

Anahtar kelimeler; globalleşme, standart bilgi, lokasyon. Tür­kiye “standart bilgi”nin bir tabanca namlusundaki “kurşun” ol­duğunu hiç bilmemiş; “Bilgi Çağı”na girme adına PC’ler üzerine, sürekli “veri-data” yığmıştır. Bu bilgi kirliliği, üstelik para da harcayarak artırılmış ve “çağdaşlaşma” olarak görülmüştür. 19yy. başındaki sanayileşmeyi anlamayışımız, fabrikaya ve makineye tapışımız gibi “yazılımlara ve PC’lere” adeta tapmışızdır. Stan­dartlaştırılmış bilgiyi ihmal etmişizdir.

 

Dijital ortamdaki bütün kurumlarımızın “data”larının “standart bilgi” haline gelmesine ve GPS, GSM, GPRS, ERP, GEO-ERP, RFID, AKILLI HARİTA, PDA, PNA, ROUTING, WAREHOUSE OTOMASYON, LOJİSTİK gibi uygulamalarda saniyede 300 bin km hızla iletişimine imkan vermesi gereği Türkiye’nin zorunlu bir gerçeğidir. Yani Türkiye bütün “unique” varlıkları ile ışık hızında hareket edebilir hale gelmelidir. Bu gelişme; kaçınılmaz olarak ekonomide, pazarlamada, eğitimde, tarihte, coğrafyada, şehircilikte, siyasi katılımda, doğrudan demokrasinin kurulu­munda, değişik ve tanımı yapılmamış geleceğin her yeni işinde ve toplumsal fonksiyonların bütününe yansıtılmalıdır. Üstelik bilgi kullanıcısı “mobil” halde iken “unique”liğin, yani farklılığın Türkiye’ye özgü olmanın, “farkını fark ettirmenin” bir tek bu mobilite ile her an mümkün olabileceğini kabul etmeliyiz. Hem global dünyanın içinde “kimlikli” bir varlık olarak bütün dünya­daki devinimin izlenmesine, ortak hafıza yaratmasına, lokasyonunun gösterilmesine olanak verecek biçimde bir uygu­lama başlayacaktır ki, zorunluluğumuz bu yüzden yadsınamaz.

 

Her “bilgi birimi”nin “unique”liğini ışığa bindirerek bütün dün­yada bunu dolaştırabilmek artık teknolojik olarak mümkündür. Bu mümkün, mevcut BT’nin yetersizliklerinin ortaya çıkmasını (yani tersinirliğini) sınama laboratuarıdır aynı zamanda. Öngö­rüyoruz ki, işbu gidişat bazı açmazları bize fark ettirecektir. Ve işte o zaman “ihtiyaç dolayımında teknolojik arayışlar” hasbili­ğine kavuşabileceğiz. Aksi halde yani, bu mümkünü kullanmazsak “teknoloji sendikalarının egoları ile finansal çev­rimlerin hırslarından mürekkep istek kışkırtmacılığına” mecbur tüketici olarak kalacağız. BT çalışanı bu yaklaşımla Türkiye’yi ve dolayısıyla işletmelerimizi “globalliğe ve standart bilgiye” taşıya­rak, yeni ve değişik iş versiyonlarını gündeme getirmek gerekti­ğine inanmış olmalıdır.

 

Küçük bir örnek; Türkiye’de 600 bin dolayındaki son kullanıcı alış-veriş noktalarına (bakkal, büfe, vs.) her şehirdeki mamul depolardan mal dağıtımının optimize edilmesi Türkiye’ye za­man, akaryakıt ve emek tasarrufu sağlayacaktır. Bu tasarrufun yılda en 17 milyar $ olacağı öngörüsünde bulunuyorlar; yük­leme ve dağıtım optimizasyonu sistemleri kuran müteşebbisler. Fakat bunun nasıl yapılacağını, nasıl bir temele oturtulacağını hesaba katmadan yapmaya soyunuyorlar. Güvendikleri ne!? Temsilciliğini üstlendikleri yazılımlar.

 

Ne felaket uygulamalara varıyor iş, düşünebilir miyiz?: Manye­tik alandan etkilenen ürünlerle mıknatıslı ürünler yan yana yükleniyor mesela. Teslim etmede/almada ziyaret edilecek ad­reslerin öncelik sırası Çorumlu Ahmet’in şehir yollarına olan vukufuna bırakılıyor sonra. Ha, sırayı, yazılımın atamasıyla belirleyen sistemler kullanılıyor, kullanılmasına ama; o sistem hangi adresin önceye hangisinin sonraya yerleştirileceğini nasıl bilecek? Bilmiyor. İşte bu sıralama o yüzden Çorumlu Ahmet’in şehri ne kadar bildiğine bağlı kalıyor haliyle.

 

Bir mükellef, bir müşteri, bir vatandaş, bir meslek elemanı, bir öğrenci, bir çalışan, bir hasta, bir davalı-davacı, bir seçmen, vs. sıfatıyla insanlar ellibin farklı ID kodu ve adres yazımıyla birçok kamu ve özel kurumun kayıtlarında yer alırken bu kayıtlar, herhangi standarda sahip mi diye düşünen BT çalışanı formas­yonu kazanmalıyız.

 

Anahtar kelimeler; globalleşme, standart bilgi, lokasyon dedik. Bu kelimeler neye işaret ediyor bakalım:

-Globalleşme; hiçbir sebep ve istek sınırlaması altında olmaksı­zın her gerçek ve tüzel kişinin diğer bir/birçok kişi ile temas halindeliği anlamına geliyor.

-Standart bilgi; hangi özel veya genel tanımlama söz konusu edilirse edilsin “şey”in bir adı var ve hangi ada karşılık geldiğini; başka hangi adları içerdiğini, hangi adlarda içkin olduğunu, hangi adlarla hangi yolla ilişkiye geçtiğini belirlemek anlamına geliyor.

-Lokasyon; kimin (kişi) neyle (ad) bir devinim içinde olduğuna bakmaksızın o devinmenin, tanımlı bir yerde cereyan ettiğine işaret ediyor.

 

Kendine özgü nitelemeye sahip olarak; aynı dili konuşan, aynı yerde yaşayan kişiler arasında, sözünü ettiğimiz anahtarların pek de öyle kronik doğurmadığını varsayalım [varsayamayız ya farz-ı muhal olsun]. Ya aynı dili konuşmayan, aynı kavramlarla yaşamayan başka iki yerin kişisi için, işte şu standarda kavuştu­rulmuş bilgiler, kronik bir iletişememe durumu doğurmakta değil mi? Doğuruyor, hep gördüğümüz gibi.

 

Türkiye; ölçülebilir, karşılaştırılabilir, anlaşılabilir ve anlaşabilir bir insan ve kurum sermayesine sahip olmak istiyorsa, BT çalı­şanlarını, “standart bilgi” formasyonu sahibi kılmalıdır. Yoksa bu formasyonu ABD’den, AB’den birileri gelir ve oluşturur. Tabi bize ait hiçbir “unique”liğimiz de kalmaz geriye.

 

Biz BT çalışanları, Türkiye’yi her yönden her konuda her alanda ışık hızında global dünyanın bir parçası kılmak ve her sektörde optimizasyon yapabilecek yetkinliğe ulaştırmak zorundayız. Şaşıralım şöylesi tablolarla karşılaştığımızda; “kaç milyonluk olduğunu bilmediğimiz Türkiye’de SSK, Bağ-Kur, Emekli San­dığı mensupları ve Yeşil Kartlıların toplamı 115 milyon”.

 

BT’nin işte şu içinde bulunduğumuz devresinde, BT çalışanları­nın ilgi ve iş alanına, en küçük idari birim olan mahalle ve köy­leri bilgi çağı standartlarında “sayısal” olarak tanımlamak gir­melidir. Mahalleler tanımlı olunca, mahalle içine giren kapı numaraları da tanımlı ve sayısal olacaktır. Mahalle sınırları net olunca bir mahallenin içindeki sokak, cadde, bulvar adları ta­nımlanabilecektir. Bunlar da “akıllı coğrafi bilgi alt yapısı” de­mektir. Türkiye’nin oturmuş, hazmedilmiş bir posta koduna sahip olamamasının sebebi, bu coğrafi bilgi alt yapısına sahip olamamasıdır. “5 haneli posta kodları bize dar geldiği için” de­mek, akıllı coğrafi bilgi alt yapımızın olmadığının itirafıdır. Bu bilgi alt yapısı üzerine;

-ekonomimizin çıktıları olan milyonlarca değişik ürünü (US-97) tanımlamamızın bir anlamı olacaktır.

-dünyadaki onbinlerce ekonomik faaliyetin (ISIC) neyimize karşılık geldiğinin atamalarının bir anlamı olacaktır.

-yüzbinlerce meslek elemanının (ISCO-88) dünyada rekabet edebilirliğinin bir anlamı olacaktır.

Beraberinde, bu kodlamaların revizyonunda sözümüzün geçe­bilmesi mümkün olacaktır.

 

Kayıt altına almak değerindeki bilginin ilk işlenme safhası, onun standardizasyona alınmasıdır. Ondan sonra ölçme, karşılaştırma, planlama gelir. Yani, gerek bütün bir ülke ve beraberinde ku­rumlar olarak kaynaklarımızı planlamayı (ERP) coğrafyamızla eşleştirmeye başat önem atfeden BT çalışanlarına ihtiyacımız vardır. İşleri de artık GEO-ERP olacaktır.

 

Teknoloji, enerjiyi dönüştürme yöntemlerine verdiğimiz genel bir ad. Bu çaba, ürün ve hizmet olarak sonuç veriyor. Bilgi Tek­nolojisi deyişini kullanıyorsak eğer, bilginin dönüştüğü enerji­nin adı olan “yönetim” sonuçlanmasına hizmet etmeyen bilgi işleme sürecinden/sarmalından kurtulmalıyız. Hal-i hazır sis­temlerimizle, bilginin enerjisini dönüştürmenin sonucu olan yönetmek ürününe “karar yapmak” diyebiliyor muyuz? Hayır. Çünkü, bilgiyi işlemenin, şimdiye kadar sadece “uygulamayı otomata bağlamak” düzeyinde kaldığını itiraf etmemiz gerekir. Zira, “karar yapmak” aracı durumunda olan raporlar, grafikler, histogramlar, poligonlar “karar yapıcının” formasyonuna uyma­yan ölçümler olarak kaldı. Yani, bir yöneticiden hangi hakla, “günün nakit akış hareketleri dökümünü” satır satır okuması beklenebilir!? Yahut, mal hareketi dökümünü. Hem bunlar “ka­rar yapmak için ne kadar gereklidir ki!” Uzun lafa gerek yok. Hani, adını “operasyon haritaları” olarak belirlediğimiz ve bir süreci bütünüyle izlemeye imkan veren, manuel güncellediği­miz ve önceki durumu silmek zorunda kaldığımız panolarımız vardır. İşte bu harita panolarını akıllandırmaktan bahseden bir BT çalışanı olmak zorunluluğu doğmuştur. Bu biline. Neden, yönetici kitap hacminde ve en detay bilgiyi içeren raporları okumaz? Çünkü onun adı, yö-ne-ti-ci. Okuyucu değil. Yönetici esas işi olan karar yapıcılığını okuyuculuğuna değil, bilgilenme­sine; doğru, açık ve çabucak gerçekleştirdiği bilgilenmesine da­yandırır. Onun, en açık ve çabuk bilgilenme kanalı da, bir yö­netici olarak “muhayyilesine” (imaj alemine) hitap eden kanal­dır. Bilginin doğruluğunu coğrafya eşlemesi olmaksızın çalışan bilgi sistemleri sağlıyor varsayımıyla devam eder. O muhayyile­sinden beslenen kişidir. O yüzden yöneticidir. Ama hal-i hazır bilgi sistemleri, muhatabı olan yöneticinin muhayyilesinden beslendiğini unutmuştur. Gerçekleri, tahayyül gücünden gelen kavrayışıyla resmettiğini görmezden gelmiştir. Tasavvur ve tas­diklere varan yolculuğunun, imajlardan başladığını hesaba kat­mamıştır. Eskilerin teemmül dediği, kavrayış-tasavvur-tasdik süreci o kadar hızlı ve sınırları geniş bir safhadır ki, işleyişin bütün safhalarını işin en geniş sınırlarında kabzederken, bu kabiliyete denk bir bilgi sistemi sahibi olamamıştır yönetici. Bu kabiliyete hitap eden bilgi sistemleri ise, kayıtlarını, coğrafya bilgisi ile eşleştirebilen sistemlerdir. Bu çağın BT çalışanı, işini bu yolda yapması gerektiğine inanmak zorundadır. GEO’suz bilgi sistemlerinden bilgilenen yöneticiler eğer yoksun oldukları “coğrafya eşleştirmesinden” haberdar değillerse zaten yönetici değillerdir. Somut bir örnekle haberdar edersek; “Bütün İstan­bul’a yayılmış bir satış ağı olan işletme yöneticisi, şehrin hangi mahallelerinde, dün, 500 YTL’den çok satış yapıldığını öğren­mek için satır rapor ya da grafik rapora değil imaj rapora muh­taçtır” örneğini verebiliriz. 950’ye yaklaşan satırları okumak bir şey ifade etmeyecektir, üstelik. Ama, bütün kayıtları coğrafi bilgi bankası ile eşleştirilmiş bir bilgi sistemine sahipse o yöne­tici, her hareket GEO-CODE edileceğinden, o yönetici İstanbul haritası üzerinde alacaktır raporunu. Ve bir bakışta bütün resmi görebilecektir. Hem de istediği başka birçok ölçme kriterine çaprazlayabilerek…

Türkiye Toplumunun Gündemi: Bilgi Servis Ağları, Yani Bilgileşim Alt Yapısı

Bilgi köprüsü, en az iki noktanın ortak bir yahut birçok nitelik dolayısıyla bağlanma hattı demek. Bazen düzlemi. Gayet tabii (tam doğallık), gayr-ı ihtiyarî (istençsiz) ve iradî (istemli) se­beplerle var olan bilmek/bildirmek gereğinin imkanıdır, gerçek­liğidir ve zorunluluğudur. Yol gibi, enerji hattı gibi, su kanalı gibi, ses taşıyan teller ve frekanslar gibi iletim siniridir. Bilgi köprüleri bütün bu toplumsal sinir, kan, sindirim dolaşım-iletim sistemlerinde olduğu üzere şehrin, şehirlinin yetkinlik ve yeter­lik donanımı olmak özelliğini taşır. Bilgi köprüleri dahil şu iletim-dolaşım sistemleri neden şehrin ve/veya şehirlinin dona­nımlarındandır da köyün/köylünün değildir? Çünkü birçok durum ve olguda köye has iletim-dolaşım çoğunlukla tam do­ğallık veyahut istençsizlik dairesindedir. Geri kalan az sayıdaki istemli olgu ve durumların gerekleri ise sistemle değil bizzat canlılarla (manuel) halledilir. Yani şehrin filan mahallesinde olanı biteni öğrenmek kulaktan kulağa başarılabilinmez. Ürün gibi, hizmet gibi cansız bir vasıta ancak buna vesile olursa, şehir, şehirliye kendisini anlatabilir. Şehirli de şehre. Ya köyde öyle mi? Mesela ürün borsası köyde değildir. Borsadaki alım-satım haberleri, bir bültenle bir gazeteyle (ürünle) duyurulmazsa, şehirli bunu öğrenemez. Borsa haberleri ise köye gazeteyle girmez. Kulaktan kulağa girer ve öyle duyurulur. Köylünün köylüyle yaptığı alım-satımın haberi de kulaktan kulağadır ve bültene, gazeteye ihtiyaç duyulmaz. Yani köyün istemli olan bilmek/bildirmek gereklerinin köprüsü bile tam doğallık ve istençsizlik dairesindedir: Gayet tabii olarak sohbetle. Ha, bugün köylerde kullanıma girmiş ve şehirliye has dolaşım ve iletim sistemleri görüyoruz elbette. Demek ki telefon, elektrik, su şe­bekeleri, gazete, tv, vs. iletim ve dolaşım sistemlerinin köylere kadar yaygınlaşma sebebinin ne olduğuna bir açıklık getirmeli­yiz. Ben bu durumu, şehirlinin, şehir standartlarını köylük yerde de kullanmak ihtiyacı duyması şeklinde açıklama eğili­mindeyim.

 

Şehrin ve şehirlinin yani, yaşanılan yeri her yapıp etmesiyle şehre çeviren toplumun gerçek kişilerinin girdiği iki yönlü ve giderek çok muhataplı istemli işleri; ister istemez oluşan alış­kanlık (teamül) dolayısıyla bir otomatı, organizasyonu, düzeni gereksindirir. Ve tam doğal olan yol ve sebeplerle yürüyen bil­mek/bildirmek gerekleri, şeklini şemalini o toplumun belirlediği “cansız sistemler”, “suni, fenni sistemler” dayatır. Sonuçta şehirli ister sık ister seyrek olsun gittiği geldiği her yere, o sistemleri yanında taşır veyahut önden gönderir. Çevresi olan köyden merkez olan şehre devşirmek için yürüttüğü herhangi eyle­minde edindiği alışkanlıkları köye yansıtır. Artık öyle bir zaman olur ki, şehir, bir site olmaktan çıkar. Şehirli işi-gücü, merakı-keyfi, vs. gerekçelerle bulunma ihtimali olan her yere; bir örümceğin bacakları gibi uzanır. Ve mekan şehir olmasa bile o mekanda yaşayanı şehirli gibi düşünmek zorunda bırakır. Bu açıklamayı en iyi karinelendirecek örnek “köy yolu” kavramıdır. Köy yolu, sadece köylüye hizmet etmiyor şimdi. Önceden, köy yolu çizgisi, köylü tarafından kullanılmadığı sürece tabiat tara­fından silinirdi. Silinmemesi, köylünün kullanmasına bağlı idi. Yolun bakımı da muhafazası da ister istemez, “kullanıldığı sü­rece” idi. Şimdi ise o yol, şehre ve şehirliye hizmet ediyor. Şeh­rin malına, gezgini ve öğrencisine, hem şehirde hem köyde ika­met eden ülke insanına hizmet ediyorken artık, o yolun muha­fazası ve bakımı bir sisteme bırakılıyor. Kullanılmasa da hep kullanıma hazır tutuluyor. YSE (Yol Su Elektrik İdaresi)’nin kuruluş amacı bu idi mesela. Köylük arazi, şehrin kesin bağlısı olduğu şu andan itibaren, tam şehir vasfı taşımasa da “mahalle­leştirilmiştir”. Şehir sayısı artırılarak fonksiyonu kalmayan YSE’nin yerine (ki kaldırılmıştır diyeceğimiz kadar unutulmuştur) o köy yolu, belediyeler eliyle şehirlinin iletim ve dolaşım sistemlerinden biri durumuna geti­rilmiştir.

 

İyi de bu kadar lafın “bilgi köprüleri” ile ne ilgisi var? Bir za­manlar YSE ne gerekçeyle kuruldu ise aynı gerekçelerle Bilgi Servis Ağı kurulmasına duyulan ihtiyaç dolayımında bir ilgiden dem vuruyorum. Bu kadar özet, durumun arka planına yetişir yahut yetişmez… fakat “küresel köy” veya “globallik” sözlerinin özü budur. Yani, köy hayatına dahil olan her ne varsa ondan, köylüden herkesin; anında, doğru, bütün detaylarıyla haberdar olması durumu artık dünyadaki her meskün mahal (yani köy) için geçerli. İskan dışında kalmış alanlar için de… Şehre has yaşama alanı kullanımında, dolaşım-iletim-ulaşım sistemlerinin yerleşmesi bakımından “köylük yer farklılığı” kalmamıştır: Her yer şehir bundan itibaren. Haliyle şehrin klasik iletişim biçimi­nin, sınırları kürenin sınırlarına dayanmış köye yetmediği or­taya çıkmıştır. Dolayısıyla, büyük köyü oluşturan her küçük köyün, yani “divan’ın mahallelerinin” birbirlerinden “anında, doğru, bütün detaylarıyla, ölçülebilir ve karşılaştırılabilir” şe­kilde haberdar olmasını, şu üç niteliğe tam örtüşür derecede başarması gerekiyor. Haberli olmayı; nasıl kürenin herhangi ye­rindeki para, isteyene istediği herhangi zamanda ulaşıyor, işte aynı biçimde, isteyen herhangi yerin ilkokula başlayan kaç ço­cuğu olduğunu öğrenebilecek şekilde başarması gerekiyor. Bu başarılamıyor mu? Evet başarılamıyor, başarılamadı.

 

Web ile başarılabilirdi. Bu imkan hala var. Ama henüz bilgi köprüsü olacak nitelikte ürün ve hizmetler yapılmış değil web ile. Tamamına yakını vitrin. Vitrin, ama neticede arayıcısına bilgi sunuyor! Bence sunmuyor. Koku kaynağı. Çöp kokusu. Tek fark, burnumuzun direğini değil, gözümüzün nurunu kıran çöp olması. ISP’lar da bu kokunun yayıcısı. Haksızlık etmek bir yana, bu görüşümle sözleri yanıltma hatası mı işliyorum acaba? Hayır. Biz web teknolojisini yerinde kullanmıyoruz, bundan eminim.

 

Mesela, TÜİK’in, DPT’nin, İçişleri’nin, MB’nin, DTM’nin, WTO’nun, US Patent’in sitesinden yararlanmayı deneyelim. Birbirleriyle kesinlikle bağlantılı olan ve bu bağlantılarının gö­rüngüye açılması gereken iki tablonun ayrı ayrı sunulduğunu görürüz. Ne mi? İşte örnek: Coğrafi Bölge Sınıflaması tablosu ile meslek elemanı sayımı tablosu arasındaki bağlantıyı okutmazlar. Ya da sosyoekonomik gelişmişlik tablosu bağlantısını… Ya da ihracat rakamlarını sunar da bunların hangi şehrin hangi ürün­lerinden ve hangi sektörün faaliyetlerinden çıkarıldığını ölçüle­bilir, karşılaştırılabilir olarak vermez. Köyde ne olup bittiğini herkes bilir de şu küresel yahut ülkesel köyde niye bilemez? Bilirse ne olur? Bu bilişme nasıl imkan dahiline girer? Gereği nedir? Faydası nedir? Bilmekliğin doğru olanı bu soruların ce­vaplarıyla ortaya çıkacaktır. Müsaadenizle 3G2Y (gerekli, ger­çek, geçerli, yerinde, yeterli) isimli bendenizin projeksiyonunu ülkemizde bir Bilgi Servis Ağı = Bilgileşim kurulmasının ola­naklarını, açılımlarını, fonksiyonlarını açıklamak için kullana­cağım.

 

Yöneteni, çalışanı, öğrencisi, öğreteni, girişimcisi, taklitçisi, alanı, satanı, üreteni, tüketeni, düzenleyeni, hizmetlisi, yazanı, okuyanı, genci, yaşlısı herkes; tek örgütlü gücümüz olan devlet organizasyonumuzdan bir hizmet olarak bilgileşim sistemi al­mamız/beklememiz gerektiğinde mutabakat sağlamalıdır. Aksi halde üniversiteler, hükümetler, meclis, sanayici, tarımcı, çalı­şan, öğrenen hiç birimiz yaptığımız işlerin

-gereğini doğru göremeyeceğiz

-gerçekliğini ölçemeyeceğiz

-geçerliğini bulamayacağız

-yerinde kurgulayamayacağız

-yeterli yürütemeyeceğiz

-doğru olana katılamayacağız

-faydalı kılamayacağız

Böyle gider de gerçek bir bilgi paylaşım = bilgileşim şebekesi kurulmazsa ülkemizde neleri “meyeceğiz”, “mayacağız” bir seçki sunabilirim. Vergi adaleti sağlayamayacağız. Trafik yoğunlaş­masını çözemeyeceğiz. Kamu parasını, kişisel ve kurumsal pa­rayı doğru yere doğru zamanda doğru meblağda kullanamayaca­ğız. Arazi tasarrufundaki hatalardan kurtulamayacağız. Eğitim öğretim kaynaklarımızı boşa yoracağız. Meslek sahiplerini doğru sevk ve idare edemeyeceğiz. Göç sebeplerini iyi yönetemeyece­ğiz… İnsanımızı dünya çapındaki meslek – bilim – sanat başarı­lar rekabetine açamayacağız. Tüccarımıza neyi nereden alıp nereye ne şekilde satacağını gösteremeyeceğiz. Ulaşım – haber­leşme – sulama – enerji – güvenlik – sağlık şebekelerimizi optimize edemeyeceğiz. Gençlerimize geleceklerinden güven duyuramayacağız. Anlatmaya – övünmeye – gezmeye – görmeye değer neyimiz var bilemeyeceğiz. Nerede yanlışımız – nerede eksiğimiz var kestiremeyeceğiz. Önerilerimizi, iddialarımızı, eleştirilerimizi, kabullerimizi ölçemeyeceğiz. Adaleti tesis ede­meyeceğiz. Bizi biz yapan kültürümüzü geliştiremeyeceğiz.

 

Peki bu “meyeceğiz, mayacağız”lar nasıl, “bileceğizlerden” bir imkan haline getirilebilir? Söylenişi bile tam oturdu bakın. “yapa-maya-cağız” <> “yapa-bile-ceğiz”; “-meyeceğiz” <> “-bile­ceğiz”. Yani “bileceğiz” ki yapacağız. Bilmek yetiyor mu? Evet. Bilgimizi, yaptığımız işle entegre edebileceğimiz için evet. Bu­raya kadar ettiğimiz sözle; bilmek/bildirmek gereğini, bu çağın verili şartları dolayısıyla ortaya koyabildik sanıyorum. Gerçek­liği ve geçerliğine ilişkin bir tutarlılık bulabilir miyiz, buna ba­kalım şimdi. Var gibi geliyor bana. Şöyle… Elimizdeki en büyük imkan “insanoğlunun emel edinme” dürtüsüne sahip oluşu. Bu dürtü bize; kişi, kamu/özel kurum ve üçüncü olarak (toplumsal örgütlülüğümüz) devlet indinde para, adalet, mülk, güvenlik, sağlık, ulaşım, öğrenim gibi emel edinimlerimizde birer organi­zasyon, sistem, otomat kurdurdu, standartlar ve usüller bul­durdu. Bu sırayla,

-paramız dolayısıyla Merkez Bankası, bankacılık yatırımlarımız ve şahsi kasalarımız var;

-adalet ihtiyacımız dolayısıyla anayasamız-kanunlarımız, adliye teşkilatımız ve avukatlık mesleği şahsında tescil ve temsil araçla­rımız var;

-mülkiyet duygumuz dolayısıyla tapu kütüğümüz, kadastral (ifraz) ve bayındırlık örgütümüz, emlak ofisleri şahsında temsil araçlarımız var;

-emniyet etme kaygımız dolayısıyla kolluk sistemimiz, kamu/özel güvenlik örgütlerimiz, imdat servislerimiz var;

-genel sağlık idaremiz, tedavi tesislerimiz, hekim edinme/bulma imkanlarımız var;

-yolculuklarımız dolayısıyla yollar idaremiz, kamu/özel tesis ve yatırımlarımız, nakil vasıtalarımız var;

-öğrenim ihtiyacımız dolayısıyla üniversal öğretim kabulümüz, öğretim tesis ve yatırımlarımız, hafıza kayıtlarımız var.

 

Ya, bilgi bankalarımız yok mu? Ya, enformatik tesis ve yatırım­larımız yok mu? Var! Peki, insan veyahut kurumsal biricikliği­mizde içkin bilgi üretme ve paylaşma gereği ile ihtiyacını az önce açıklayabildiysek eğer; telefon iletişimindeki kadar olsun bir Bilgi Servis Ağı yani bilgileşim altlığı kurmanın gerçekliği ve geçerliği ortaya çıkmadı mı şimdi? Bence çıktı. Eğer bir genç, torna çekmekte kendini buluyor da, bu işte aç kalırsın kanaatine sebep olan moda işlere yönelmeye itiliyorsa “gönlünden geçeni bastırmaktan” başka yapabileceği bir şey yok. Ama bilgileşim altlığı hizmeti ulaştırılmış bir genç vatandaş “niye gönlümden geçeni yapamayacakmışım, istediğim uğraşı alanında ne kadar bir katma değer var acaba, bir bakayım” diyebilecek ve vazgeçe­cekse de girişecekse de bilerek karar alabilecektir. Bu öngöre­bilme yardımcısı hizmeti gençlerimize çok mu sayacağız? Bu altlık bizim için elzemdir. Hem de iki kere elzemdir. Birincisi, kimse gönlünden geçenin zincirlenmesini istemez; ikincisi, Tür­kiye’nin nüfusunun yarısı 18 yaşın altında… Bu genç nüfus örneğimi; 4 milyon esnafla, 1,5 milyon memurla, 4 milyon iş­çiyle, 12 milyon meskenle ilişkili düşünün bir de. 6 milyar insan ve ölmüş daha milyarlarla insan sayısında ilişkili düşünün hele.

 

Gereği, gerçekliği, geçerliği analizinde hem fikir isek yerindeliğine bakabiliriz şimdi. Peşinen söyleyim bu iş, yani bilgi şebekesi ve servisi “ulusal bilgisayar” projeleriyle, 15-20 pilot e-devlet denemeleriyle, turkiye.gov.tr veya bilgitoplumu.gov.tr veya ilemod.gov.tr vs. ile, çeşitli directorylerle sevk ve idare edilebilinmez. Neden? “Bürokrasi hastalığı engel buna”. E-devlet daha baştan sakat. Adem’in ka­burgasından yaratılan Havva gibi, Adem’e eş doğdu. Bilgi Edinme Yasası gibi fırsat olarak reklam edilen engel varken ortada, başka türlü düşünebilir miyiz? “Devlete müracaat edilir” tahakkümü internete taşındı ancak bu yasa ve ekranlarla.

 

Çok net ve can alıcı soruyorum. Devlet, özel mülkiyetin kadastral sınır çizgilerinin kaç km. tuttuğunu biliyor. Evet bu biliniyor da sınır duvarı, çiti, vs. malzemeyi üreten ve satanlar bunu biliyor mu? Hayır. Peki bu bilgiyi devlet turşu küpünde niye tutar? Cevabı var mı bunun? Yerel APK ve Ulaştırma Ku­rulları hangi dakikada nerede yol tıkanması (kaza, kazı vs. se­beplerle) bilirler de niye şehirliyle paylaşmazlar bunu? Asıl soru şu: Sivil hayattan gelip hükümet olanlar, sivilken ihtiyaç duyup da ulaşamadıkları bu bilgileri, resmi olduklarında öğrenir ve kullanırlar da niye halkıyla paylaşmak akıllarına gelmez?

 

Modern köylerin, global köylerin şebeke suretinde işleyen tele­fon, radyo, tv, ulaşım, enerji alt yapılarının; şehirli tarafından, solunan hava yenen yemek gibi kullanılmasıyla yaşatıldığı, yani bürokratın sunduğu hizmet olmaktan çıktığı tartışılmayacak bir gerçek olarak önümüzde. Ve sanki sahil güvenlik kolluğu ya da yüksek öğretim yönetimi gibi algılanan e-devlet projeleriyle bil­ginin halkla paylaşılması ise mümkün değil. Çünkü (o bilgi za­ten halkın ve) halktan her bireyin bizzat bedeninin herhangi uzvu yerinde gördüğü yukarıdaki şebekesel fonksiyonlardan biri olarak algılanmadığı sürece bilgi paylaşım servisleri kurulama­yacaktır. Olsa olsa kamunun Genel Evrak Daireleri’ne internet masası eklenmekle yetinilecektir. Fakat birey telefon ahizesini kaldırdığında bütün şebekeye bilgi akıtıyor, kendine akan bil­giye de çanak uzatmış oluyor. Bilgisayarın enter tuşuna bastı­ğında da şebekesine bilgi akıtıp, kendine akan bilgi için de çanak uzatmış olsun. Radyo, tv, ulaşım, enerji, su şebekelerindeki bu benzerlik de bilgi servis ağının yerinde bir alt yapı olacağını göstermektedir. Mevcut şebekelerimizin kurulması ve yararla­nanları tarafından işler/yaşar tutuluyor olması onların, ne kadar yerinde bir alt yapı olduğunu göstermekteyse, bilgi servis ağları da o kadar yerinde bir alt yapı olacaktır.

 

Yeterliği “hah tamam işte bu, ne bir eksik ne bir fazla” dedirte­cek olgunlukta bir bilgi servis ağı için lazım geleni gelecekte çok konuşacağız. Buradan sadece işaretlerini vereyim şimdilik. Hani analog santraller vardı telefonda, fişlerinin operatör tarafından elle öpüştürüldüğü. Mevcut donanım ve yazılımlarla kurulacak bu ağ, telefon şebekesinde yaşadığımız tecrübeyi tekrar yaşata­cak bize. O halde kurmayalım… Donanım ve yazılım kullanımı böyle gitsin, “benzetmedeki analog telefon şebekesi” aşamasını geçsin, o zaman bilgileşim şebekemizi kurarız. Hayır. Şimdiden kuracağız ki, donanım ve yazılım standartlarımızı ileriye götü­recek sebebimiz olsun. Bir misal var ya; yılda şu kadar hızla gidebilen uzay aracı yola çıkarılmış, elli sene sonra daha hızlı giden başka bir uzay aracı aynı yolculuğa çıkışından bir dakika sonra geçmiş onu. Tabi biliyoruz ki, bir dakikada 50 yılda aşılan yolu katedecek uzay aracının temelinde 50 yıl öncesinin to­humları vardır. Bilgi Servis Ağları için de aynı misali vereceğiz.

Yeterliği ayrıca… şu anda spatial database’ler üzerinde çalışan ve coğrafi bilgi sistemleri ile entegre arayışlar var ve kullanılı­yor. Halkımız, bunu, daha çok haritada nokta gösterimi olarak tanıyor. Bu altlık, şu an için yeterli. Ancak 100 işletme ve 100 mahalle kullanmaya kalktığında görülecektir ki, çok yakın za­manda çuvallanacaktır. Bunu aşacak olan ise ezber bozup;

-donanımda “protokollerle iletim” yerine “semantik çözücü” mantığa yani veriyolları değil vektör-eksen modele geçmektir,

-yazılımda “dosya” işlemek yerine “kelime, imge” eşlemek man­tığına geçmektir,

-database ya da spatial database’le değil, kayıtların ilişkisini complexbase (karmaşıklık-tabanı) mantığıyla datasphere (veri küresi) kurgulamaya geçmektir.

-hem donanım hem yazılımda benzerlik ve kıyas çıkarımları­mızı “durumların karşılaştırmasına” değil, “kayıtların eşleştiril­mesine” dayandırmaya geçmektir.

 

Türkiye, bilgi çağı devrimini bilgileşim konsepti ile başlatmalı ve bütün dünyayı 226. lisanı konuşmaya davet etmeli. Bu öneriyi İdris Peygamber’e, bütün geçmiş filozoflara, İbn-i Haldun’a, J. Locke’a, Katip Çelebi’ye, Ariflere ithaf etmeli…

TÜİK-TBA İşbirliği: Cihannüma Projesi

Bilgiyi işlemek

Bilgiişlem, objektif bir yol izleyerek sübjektif bir değerlendirme üretimine varır. Bu değerlendirme aşaması bilgiişlem dairesinin dışındadır. Bilgiişlem ameliyesi, o işin akışından ayrı düşünüle­meyeceği ve o işin akışını belirleyenin fayda beklentisinden etkileneceği için bilginin elenmesi ihtiyacı vardır. Bu eleme ise, bir bütün olan bilgi işleme ameliyesi içinde şube olarak yer tuta­caktır. Ve en genel çerçevesiyle bilgiişlem, o bilginin doğuş se­bebi olan işin disiplini, akışı, devamlılığı, sıhhati safhalarının bütünüdür.

 

Bir bilginin doğumuna sebep olan işe ilişkin bilgiişlemden söz edebilmek için, “süreklilik ve kıymet” incelemesine alınması gerekir. Sürekliliği olup da kıymeti yoksa veya kıymeti var da sürekliliği yoksa o işten doğan bilgiye has bir işleme yöntemi geliştirmeye gerek yoktur. Başka bir deyişle, sürekliliği seyrek olsa da kıymeti varsa veya hem sürekliliği hem kıymeti varsa; o işten doğan bilgiye has bir işleme yöntemi geliştirmek anlamlı olabilir ancak. Bilgiyi işlemenin en temel faydası, o bilginin doğumuna sebep olan işin yapılmasından beklenen faydaya kat­kıda bulunmaktır; zamandan, mekandan ve paradan kazandır­masına ilave olarak.

Geleceğimize Mesaj: Ey Türk Yurttaşım Olan Dünya Nettaşı!

Bilgi çağı içinde birinci vazifen, Cumhuriyeti’ni, istiklalini ilele­bet muhafaza ve müdafaa etmektir. Bunu yapabilmen için ken­dini bir “başkasından ayırtan farklılığı”nın bilincine varmış, evrensel değerleri olan, özgücüne güvenen, itidal içinde bir işin “usta”sı, bir Sürmene Kaması gibi “tanımlı” bir “birey” olman gerekmektedir. Bu güç ve kişilikte bir birey Türkiye Cumhuri­yeti’nin “yurttaş”ı olarak, haklarını “küresel köy içinde ışık hı­zında” dünyanın her yerinde kararlılıkla kullanabilir, görevle­rini yapabilir, sorumluluklarını yerine getirebilir, Cumhuriyeti ve bütün ülkemizin “unique” varlıklarını da, içte-dışta modern ve ışık hızındaki saldırganlara karşı koruyabilir. “Bilgi Çağı”nda, varoluşunun ve geleceğinin yegane temeli, seni, global dünya içinde tanımlayacak bu maddi ve manevi “unique”liğin, yani “biricik”liğindir. Bu temel farklılık ve bu güç, senin en kıymetli hazinendir. Gelecekte dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve haricî bedbahtların olacaktır. Onlar senin bir “birey” olarak “unique varlığını” tanımlamadan; dilinin-sözcük­lerinin anlamlarını netleştirmeden; ürettiğin ürünlerini, sundu­ğun hizmetlerini, yaşadığın adresini, Türkiye’yi, onun illerini, ilçelerini, köylerini, mahallelerini, sokak ve caddelerini, kapı numaralarını standartlaştırmadan seni bu çağa / küreselleşen dünyaya sokacaklarını söyleyerek sana donanım-yazılım sat­maya; ya da globalleşme rüzgarı karşısında seni “misak-ı milli sınırları” içine hapsetmeye kalkışacaklardır. Biri, yaşadığı çağı “anlamadan”; diğeri girilen çağdan “korkarak” yapılan bu tür önerilerle kurulan ilişkiler, ülkenin “bilgi çağına” girme soru­nunu çözemez. Hatta Cumhuriyeti, kurulan her bir sistem ile parçalar ve sınırları içinde hapseder. Bu durum ülkeni ve seni, ancak global amibin beslendiği bir koful kılar. Bir gün “bilgi çağı” karşısında istiklal ve cumhuriyeti savunmak mecburiyetine düşersen; burada savunacağın “çizili” bir hat yoktur…

 

Bu hat, evrenin bütünlüğü içinde geçerli olan senin kimliğin, yaşadığın coğrafya ve kültürünün kesin tanımlarıdır… Kendini savunma gereği duyduğunda bu tanımları bir mermi bir gülle gibi, ışık hızında kullanacaksın. Çünkü yeni dünya içinde bu “standart tanım”larla varlığını koruyabilirsin. Vazifeye atılmak için, birey olarak kendini ve yurdunun bütün “unique varlık­ları”nı tanımlamanın ne kadar zor ve imkansız olduğunu kesin­likle düşünmeyeceksin. Bunu başarmak için imkan ve şartlar gerçekten kısıtlı ve zor olabilir. Sana saldıranlar, müstevliler; tanımlı bilgilerle saldırdıkları için sen de tanımlı bilgilerle ken­dini savunacaksın. Zehrin çaresi yine zehirdir. İstiklal ve Cum­huriyeti’ne kastedecek düşmanlar bütün dünyada donanım ve yazılımları üretmiş ve geliştiriyor olabilirler. Ama seni sen ya­pan “unique”liğinin evrensel tanımlarını hiç kimseye bırakma­dan, “bütün ülke bilgi birimlerini” ve “kültürünü” ışık hızında giden 7,65 çapında mermiler gibi standart olarak tanımlarsan var oluşunu korursun. Ancak bu şekilde, ancak bu bilinç ve hal, bu hazırlıkla kendini global köyde ışık hızında var edebilirsin. Çünkü “bilgi çağı”, “tanımlı evrensel bilgi”nin çağıdır; tanımsız ve standart olmayanın değil. Cebren ve hile ile yahut bilgisiz­likten, ülkenin bütün kurumlarında birbirinden bağımsız, birbi­riyle bilgi alış-verişi yapamayan, bilgileri karşılaştırılıp-ölçüle­meyen her kurumun ve kuruluşun tam bağımsızlığını ilan ettiği, derebeylik ve dukalık dönemini andırır, bilginin üretimi ve hayatı değiştirici niteliklerini anlamadan kullanmak yerine; çocukça, göstermelik ve sığ biçimde kullanıldığı geçici ara dö­nemler de yaşanabilir. Bütün bu şartlardan daha elim ve vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar, bütün dünyanın giderek küresel köye dönüştüğü bir ortamda, seni ve ülkeni sınırların içine hapsedecek, senin yeteneklerini kısıtlaya­cak, evrensel değerlerle rekabet edebilmeni engelleyecek stan­dart dışı uygulamalar yaparak, vizyon yetersizliği içinde olabi­lirler. Ödediğin vergilerini, göstermelik, yarar sağlamayan, kendi kurumsal iktidarını pekiştiren “bilgi çağı” yatırımlarına harcayarak har vurup harman savurabilirler. Bu kervana çağı anlamayan bazı özel kurumlar da katılabilir. Toplumun her ku­rumunu, bölüşüldükçe sebillerin can verdiği gibi büyüyen, yarar sağlayan bilgi alış-verişinden yoksun kılabilirler. Bu durum, “sanayi devrimine karşılık manevrasını uygulamakta zayıf kal­mış” ülkende, “bilgi çağı”na da cevap veremeyecek noktaya ka­dar gelebilir. Yurdunun her tarafı ve her noktası birçok dona­nım ve yazılımlarla kendi içine kapanmış sistemlerle dolmuş olabilir. Bu fiili durumun bilgi çağına girmiş olmak sayılamaya­cağını, sürdürülemeyeceğini bilerek; evrensel ölçülerle unique, biricik varlık bilgilerini; dünya ile rekabet edecek biçimde, yeni dünyanın, “ışıktan at”a biner gibi binmiş, kendine güvenen “nettaş”ı olarak; ülkende üretimi artırmak, hayatını kolaylaştır­mak, verimliliğini sürekli denetlemek, en az kaynak ile en çok yararı elde edecek bir süreçte kullanmak istemelisin. Millet; elindeki tek tek pc’lerle, yazılımlarla, ev-iş-internet cafelerde e-bürokrasiyle tek yönlü ve bireysel bazda bilgi alış-verişi yap­makta ve yaptığı işin çağdaş bir iş olduğunu sanıyor da olabilir. Yılmayacaksın. Dağılmış bir tesbihin tanelerini bir ipe dizer gibi bütünlüğü sağlayacak evrensel tanımları yapacaksın. Tesbih tanelerini yan yana getirecek bu ip, senin tanımlanmış kültü­ründür.

 

Ey Türkiye’nin geleceğinin bireyi! Dünya Nettaşı olan, ey, gele­ceğin Türkiye’sinin bireyi! Bu hal ve şartlar içinde dahi vazifen; ülkenin kurum ve kuruluşlarının her birinin Türkiye’de kendini kendi içinde hapsetmesini önleyecek, bağımsızlık ilanını/iddianı iptal eden sözde standartlaştırma uygulamalarını terk ettirip, gerçek standart uygulamalarını hızla yaparak, ülkeni çağın tek­nikleri ile küresel köyün içinde tutarak yönetmeni sağlayan, kimlikli kılan, top yekün istiklalini ve cumhuriyetini global dünyada ayakta tutan noktaya taşımaktır. Bilgi çağı, sana, bu atmosferi oluşturmak için bir fırsat zemindir. Muhtaç olduğun kudret kamu veritabanlarındaki zaten sana ait olan kayıtlarda mevcuttur.

Mesele

“Ülkemize tahayyül gücünü yeniden kazandırmak”. Yani, olmak yahut olmamak meselesi var önümüzde. Bir mistifikasyon çağ­rısına soyunmuşluk algılamasına meydan vermeden hemen kay­dedelim: Mesele; insanları, kurumları, örgütü ile ülkemizin yapı taşlarının arasındaki yapay sınırların kırılması; üç unsur olarak hepsinin de zaman okunun çerçevelediği aynı evrenin parçası olduklarını görelim diye yapılan bir çağrıdır, bu. “Muhayyile­mizi yeniden kazanmak” kavramı, yurttaş düşüncesini bugüne kadar olduğundan çok ötede özgürleştirmeyi amaçlamaktadır. Buradaki mesele, insanı özgürleştirmeye çalışırken ortaya atılan “şeffaf devlet” kavramının, devlet memurunu/memuresini keyfi bağnazlıktan kurtarma gibi özünde çok haklı bir amaca götür­mesiyle yetinemeyeceği meselesidir. Ülkemizin hiçbir kurumu, insanı ve bütünüyle örgütü yaşadığımız fiziksel ve sosyal bağ­lamdan soyutlanamaz. Her kavramlaştırmanın arkasında bir tasavvur vardır. Her ölçüm, bir yönetme aşkıyla yapıldığı için gerçeği kaydetmeye çalışırken onu değiştirir. Zamanla, bu yapay “şeffaflık”; bulgularımızın doğruluk sıhhatini önleyen başlıca engel haline gelir. Eğer, bu, devlet örgütünün kurumları, me­murları ve bu ikisini inşa eden insanımızın önemli sorunların­dan birisi ise; varın siz düşünün istatistikçinin karşısında ne denli büyük bir sorun vardır. “Ülkemize tahayyül gücünü yeni­den kazandırmayı” akla yatkın bir uygulamanın ilkesi yapmak kolay olmayacaktır. Ancak, istatistikçinin belki de en acil olarak yapması gereken iş, budur.

 

İkinci mesele zamanın, mekanın, eşyanın, hadisenin, sonuçların sosyal evren içinde fiziksel gerçeklikler olarak değil de; analizle­rimizin içinde kullanacağımız ve onu oluşturan değişkenler veya değişmeyenler olarak nasıl ele alınabileceğidir. Bu insan yapıp etmelerini ve oluş-bozuluşları, hareket ve durağanlığı, dünya­nın/ülkemin sosyal gerçekliği yorumlamada ve etkilemede kul­landığı, kamuda kurulmuş değişkenler olarak algılıyorsak, bu kamusal alış-verişi; hem analizimizin merkezine koymayı sağla­yan hem de keyfi olaylarmış gibi görülmelerine ve kullanılmala­rına izin vermeyen bir metodoloji geliştirebilmeliyiz. Bunu ba­şarabildiğimiz ölçüde halk-bürokrasi-araştırıcı-teşebbüs-devlet arasında yapılan modası geçmiş ayırım, bugün hala sahip olduğu bilişsel anlamı yitirecektir. Ancak, bunu yapabilmek söylemek kadar kolay değil.

 

Önümüzde duran üçüncü mesele de, ondokuzuncu yüzyılda [güya] özerk olduğu söylenen siyaset, ekonomi, sosyal, kültürel alanlar arasında oluşturulan yapay ayrımların üstesinden gele­bilmektir. Sosyal alanı konu edinenlerin bugünkü uygulamala­rında sınır çizgileri fiilen ihmal edilmektedir. Yine de resmi olan sınırları dayatmaktadır. O zaman yapılması gereken şey, böyle ayrı alanlar olup olmadığını dolaysız biçimde sormaktır. Ya da daha doğrusu alan ayrımı olmaması gerektiğini ve olmadığın­daki tablonun nasıllığını gösteren resimler ortaya koymaktır: Ayrı saydırılmak istenen şeylerden “siyaset” ve “ticaret”in hare­ketlerine ilişkin rakamları İmaj Rapor şeklinde seçim tarihleri frekansında harita üzerinde göstermek gibi mesela. Bu bir kez yapılıp yeni tanımlar şekillenirken halk-bürokrasi-araştırıcı-teşebbüs-devlet arasında tarafların hepsinin anladığı dil temel­leri atılacak, sinerji yaratılabilecektir.

 

Son bir uyarı. Eğer bir taraftan “şeffaf devlet” derken diğer yan­dan istatistik bulgularımızın sıhhatini bozmak istemiyor ve eğer zaman, mekan, eşya, hadise, sonuçlar analizlerimiz içinde yer alan değişkenler ve değişmeyenler olarak kabul edilecekse; o zaman istatistiğin yeniden yapılandırılması, işi ister istemez farklı işleyişlerden gelen bilgilerin ve farklı bakış açılarına sahip bilgilenicilerin karşılıklı etkileşiminin ürünü olmalı, o anlamda kırılımlar – indisler – çapraz okumalar – tanımlar – sınıflandır­malar hesaba katılmalıdır. Ülke çapında olması gereken bu et­kileşim; dünya egemen olmak maksatlarını gizleyen standart dayatıcılarına kendimizi kabul ettirmeye güç yetirecek gerçek bir etkileşim olmalıdır. Böyle anlamlı bir etkileşimi ülke çapında örgütlemek kolay olmadığı gibi dünya çapında yaşatmak hiç kolay değildir. Bununla birlikte ülke içinde ortak istatistik dili kurmak, ülkede ve dünyada etkili iletişim sorununun aşılabil­mesinin anahtarıdır.

 

Şu halde, “yeni, sinerjik bir istatistik dili ve ağı” için atılması mümkün adımlar konusunda ne gibi sonuçlar çıkarabiliriz? Ka­musal iletişim yapılarını yeniden örgütlemek üzere şu ya da bu yapılmalıdır deme imkanı ve makamına sahip değiliz(/m). Biz ancak, kolektif tartışmaları özendirmek ve çözüm olmak kabili­yetiyle donatabildiğimiz örnek eser ve prosesler çıkarıp bunları bir hizmet olarak önerebiliriz. 2004’ten beri TÜRKİYE BİLGİLEŞİM AJANSI gündemimizle TAS (Türkiye Adres Stan­dardı) hizmeti teklif ederken son zamanlarda TÜİK’in Adrese Dayalı Nüfus Sayımını yapma çalışmaları içinde olmasından saygı duyarak ümitlenebiliriz. Spatial Veritabanları üzerine geocode ettiğimiz [daha da edilecek] “yaşadığımız yer” bilgile­rini basılı, dijital ve internet ürünlerine enformatik ve yönetsel taleplere yönelik olarak dönüştürmek kararımızın/çabamızın bir pazar haline gelişini gözlemekten onur duyarız. GEO-ERP çö­zümlerimize talep uyandırmak çabamızda her geçen gün daha az yorularak müşteri bulabilmekle emeklerimizin boşa gitmedi­ğini görmekle kendi kendimizi motive edebiliriz. Fakat bundan daha çoğunu istiyoruz. İstemeliyiz. Çünkü daha iyi yok.

 

“Yeni, sinerjik bir istatistik dili ve ağı” kurmak noktasına gelme­den, TÜİK ve TÜRKİYE BİLGİLEŞİM AJANSI müzakeresi aç­mak yolunda şu dört hususa işaret etmek istiyoruz: Bunlar;

1) En az Roma’dan bu yana modern düşünceye yerleşmiş olan, insanlar ve devlet arasındaki ontolojik ayrımı reddetmenin ne anlama geldiği;

2) Halk-bürokrasi-araştırıcı-teşebbüs-devlet yapıp etmelerinin, içinde yer aldıkları tek mümkün ve öncelikli sınırların bürokrasi tarafından çizilenler olduğunu reddetmenin ne anlama geldiği; 3) Tek ile çok, evrensel ile tekil arasındaki gerilimin geçmişte kalmış olmayıp devam edeceğini kabul etmenin ne anlama gel­diği;

4) İstatistiğin ve bilgiişlemin evrilen ön kabulleri ışığında makul ve makbul nesnelliğin ne olduğu.

İnsanlar ve Devlet

İstatistik disiplin devlete artan bir saygı gösterme yönünde yol alırken, nomotetik bilimlerde, halk-bürokrasi-araştırıcı-teşeb­büsü istikrarsız ve öngörülemez saymak, dolayısıyla onları bir biçimde kendinin dışında bir yere yerleştirilmiş olan insanların egemenliğine tabi otomat değil de, müstakil bir gerçeklik olarak algılama yönünde yol aldılar. Nomotetik bilimler ve istatistik disiplin gelecekteki gelişmelerin zaman-içinde-geri-dönüşsüz süreçlerin sonucu olan karmaşık sistemlerle uğraşmaları ölçü­sünde, her ikisinin de yakınlaşması giderek arttı.

 

Bazı istatistikçiler, bütün yetilerinin lokal ama sondaj röleve ile bilgilenip de; gerçekle örtüşme garantisi vermeksizin hesaplaya­rak tümevarımsal tesbitler yaptıktan sonra geri sağlama aramak için tümdengelimsel örneklemeler açıkladıklarını unutup, gele­ceğe projektör tuttuklarını iddia ettiler. Hatta bu iddialarla dolu formel eğitimden yetişen kadrolar olarak özel teşebbüs ve kamu kurumlarında toplum mühendisliğine soyunanlara cesaret ver­diler. Biz, bu yetersizlikle iddialarda bulunulmasını ve ister ye­terli ister yetersiz olunsun istatistiğin toplum mühendisliği gibi bir mütecaviz yaklaşıma alet edilmesinin nomotetik bilimler için bir geriye dönüş etkisi yapacağını düşünüyoruz. Bize kalırsa meydana gelen gelişmelerden çıkarılacak asıl ders, istatistik dinamiklerin etkileyeni olan halk-bürokrasi-araştırıcı-teşebbüs- tarafındaki karmaşıklık ve öngörülemezliği daha önce hiç olma­dığı kadar ciddiye almak gereğidir.

 

Artık kesin bir gelecekten söz etmenin mümkün olmadığını bilsek de, gelecek hayalleri, insanların bugün nasıl davrandıkla­rını etkiliyor. Kesinlik söz konusu olmadığına göre devlet me­muru/memuresinin rolünün ister istemez değiştiği ve daha önce ifade ettiğimiz “şeffaflık” düşüncesinin tartışılır olduğu bir dün­yada, istatistikçi olup bitene kayıtsız kalamaz. Bazı ütopyalar muhtemel ilerleme düşünceleriyle bağlantılıdır, ama bunların gerçekleşmesi, eskiden düşünüldüğü gibi nomotetik (sosyoloji, ekonomi, politik) bilimlerdeki ilerlemelere değil, daha çok, ya­şadığımız karmaşık dünyada “benliğin” kendini ifade biçimi olan insan yaratıcılığına (özerk emellenmelere) bağlıdır.

 

Kesinliğin mümkün olup olmadığını tartıştığımız başta olmak üzere, pek çok şeyi sorguladığımız bu günlere, hepimiz; bilimle, ahlakla ya da sosyal sistemlerle ilgili olarak sahip olduğumuz, birbirleriyle çelişen/örtüşen kesin inançların hüküm sürdüğü bir sosyal geçmişten geldik. Belki de artık günümüze pek uymayan belirli bir tip akılcılığın sona erişine tanık olmaktayız. Bu gün, giderek güçlenen disiplinler üstü bir harekete karşılık gelen karmaşık, geçici ve istikrarsız olanı vurgulamayı önemsiyoruz. Tabii ki bu hiç de, akılcılık kavramının özünün boşaltılması yolunda bir çağrı değildir. Zira gerek tek olarak insan ve gerek halk-bürokrasi-araştırıcı-teşebbüs-devlet konularını inceleyen istatistikçilerin projelerinin merkezinde yer alan kaygı, “dene­yimimizin her bir öğesinin yorumlanabilmesi için tutarlı, man­tıklı, zorunlu bir genel düşünce sistemi oluşturulması”nı müm­kün kılan “ortak dil ve ağ” kurulması demek olan dünyanın anlaşılabilirliğidir.

 

Mümkün gelecekler arasında seçim yapmak siyasaldır ve karar mekanizmasına daha çok katılım talebi dünyanın her yerinde dile getirilmektedir. Biz istatistikçiyi, kendilerini bu sorunlara açmaya çağırıyoruz. Son 200 yılda siyasal sorunları entelektüel faaliyete gerçek dünya dayatmış ve fakat istatistikçilerin, tekil olayları, içinde yaşadıkları somut siyasal yahut ekonomik du­ruma taraf oldukları için evrenselmiş gibi tanımlamalarına yol açmıştır.

Analitik Bir Yapı Taşı Olarak Bürokrasi

İstatistik disiplin her zaman fazlasıyla bürokrat-merkezci oldu­lar; zira bürokrasi, istatistikçilerin nomotetik olarak çözümlediği süreçlerin, kendi içlerinde cereyan ettiğinden hiç kuşku edilme­yen çevreleri oluşturuyordu. Bu özellikle (en azından 1945’e kadar) esas olarak Batı dünyasını inceleyen tarih ve nomotetik sosyal bilimler üçlüsü (ekonomi, politik, sosyoloji) için doğ­ruydu. Bu merkezci yaklaşımdan azade alan, merkezin çevresi olan bölgeler ve modern sosyal dokunun oluşmadığı kabul edi­len yerler idi. Merkezi belirleyen daire ne zaman genişledi, işte o vakit çevreden merkeze kayan yerler de bu merkezci yaklaşı­mın ilgisine maruz kaldı. 1945 sonrasının anahtar kavramı olan “kalkınma” ile kastedilen, her şeyden önce, her biri tekil bir bütünsel varlık olarak ele alınan idari bölümlerin kalkınmasıydı. Ve bunun mimarı da mühendisi de usulcüsü de yani her şeyi de bürokrasi idi!

 

Kuşkusuz, bürokrasiyi, analitik önceliği tartışılmadan kabul edilecek denli doğal bir birim olarak görmeyen istatistikçiler daima olmuştur. Ama bu muhalifler hep azdı. Bürokrasinin, sosyal hayatın kadastral taşlarında düzenleyici, ameliyeci olduğu yollu sözde apaçık niteliği, zamanla sorgulanmaya başladı. Bu sorgulanış, iki dönüşümün bir araya gelmesiyle mümkün oldu. Birincisi, bürokrasinin, halkın ve bilenlerin gözünde modern­leşme ve ekonomik refahın başlıca faili olma vaadini yerine getiremeyişidir. İkincisi, bilginin kendisini her geçen gün daha çok erişilebilir kılmasıyla “kesin bilinenler”e tekrar tekrar bak­maya iten değişikliklerdir. Bürokrasi, vaadini yavaş da olsa ye­rine getirirken güçlü ortakları vardı; sosyal bilimciler ve bir de halk. İki destekçi de toplumsal reformların gerçekleşmesinde kilit rolü hep bürokraside gördü. Güven, hızı geometrik artan teknolojik ilerlemeyle zaman içinde eridi. Sonuçta gelir bölüşümündeki iyileştirmeler, alışılmış beklentilerin gerisine düşünce; eriyen güveni yeniden kazandıran yapımlara bürokrasi dışından el atanlar çıkmaya başladı. Hayal kırıklıklarının birik­mesi, yapılan reformlar gerçekten iyileştirme mi kuşkusunun doğması bürokrasinin doğal analiz birimi olduğu görüşünü ya­raladı.

 

“Düşüncede küresel, eylemde yerel ol” sloganı bürokrasiyi çok bilinçli olarak devre dışı bırakan bir slogandır. 1950’lerde böyle bir sloganın tutma şansı hiç yoktu. O yıllarda gerek sıradan in­sanlar gerek sıra dışı sayılanlar, bürokratik bir kafa taşırlardı omuzlarının üstünde. Eylemin belirli bir gelecek güvencesi sağ­ladığı düşünülen bürokrasi düzeyinden, çok daha belirsiz ve zor kumanda edilebilen küresel ve yerel düzeylere kayması, gerek halk-bürokrasi-araştırıcı-teşebbüs-devlet bilgisini işleyenlerin gerek mühendis bilgisini işleyenlerin hepsinde yeni analiz tarz­larına dayanan daha geçerli modeller üretme şansı tanıdı. Ve bürokrasi, kavramsal kutular olarak kendinden menkul nitelik­lerini kaybetmeye başladığını kabul etti, bunu beyan etmese de. Analiz birimi artık bürokrasi olmayacaktır tesbitimizi karinelendiren bilgi modelleri sıralayabiliriz: Uluslar arası poli­tik iktisat, dünya kentleri araştırması, küresel kurumsal iktisat, dünya tarihi, Akdeniz tarihi, dünya sistemleri analizi, uygarlık araştırmaları bunlardan bazılarıdır.

 

Şüphesiz, bürokrasinin, artık sosyal analiz için uygun bir sosyal-coğrafya önermemesi, modern dünyanın anahtar kurumlarından olan halk-kamu alanı-araştırıcı-teşebbüs yaşadığımız yer devi­nimleri üzerinde çok derin etkileri olan bir kurum olmaktan uzaklaşması anlamına gelmiyor. Sözünü ettiğimiz devinim ve süreçleri inceleyebilmek için devlet mekanizmalarının nasıl çalıştığını iyi anlamak gerektiğini gösteriyor. Fakat bu da, bü­rokrasinin, sosyal eylemin en doğal veyahut hatta en önemli sınırını oluşturmadığını görmemiz gerektiğini gösteriyor.

Evrensel ve Tekil

Bu başlıkta evrensel ve tekil adlandırmasıyla işaret etmeye ça­lıştığımız, halk-kamu alanı-araştırıcı-teşebbüs-yaşadığımız yer bilgi dizilerinin iki yönüdür. Birincisi, zaman bağlamında olan yöndür. Ki, burada bilginin nomografisinde son zaman diliminin değerine yoğunlaşmayı evrensel adlandırmasına bağlıyoruz. Tekil olan ise geçmişteki her bir zaman dilimine ait bilginin dikkate alınmasının adlandırması oluyor. Yani, birincil evren­sel-tekil yönsemesinde o konuyla ilgili sergüzeştin/sürecin, bir zaman diliminden bu güne gidişin izlenmesine yoğunlaşılıyor. Bu tür analizi istatistik dilinde indeks olarak zaten yapıyoruz. Fakat sadece indeks çıkarımıyla kalan evrensel-tekil irtibatının yeterli olmadığı; indeksle birlikte yerellik/genellik yönünden de bir evrensel-tekil yönsemesinin öneminin yadsınamazlığı ken­dini göstermektedir. İşte bu da evrensel-tekil analizinde ikinci yön olan, coğrafya yönüdür. Genel olanın, (ki, bu daha çok Batı kültüründen üretilmiş istatistik evrenseli olmakla) bilgisinin başka bir kültürün evrenseline dahi tam karşılık gelmediği bir yana; o yerel olana ait genelin istatistiği olsa da genel-yerel ör­tüşmesini, birbirini buldurmasını beklemek pek anlamlı değildir demek istiyoruz.

 

Evrensel-tekil analizi yapıldığında ne zaman ne de coğrafya ayrı tutulursa isabet kaydedilemeyeceğinin bir anlamı var. Dolayı­sıyla istatistikçi, evrensel-tekil analizini iki yönlü olarak zaman ve coğrafya ilişkisini gözeterek yapmak gereğine inanmış olma­lıdır.

Nesnellik

Nesnellik sorusu başlangıcından beri, nomografik tarzın kulla­nılabildiği bütün halk-kamu alanı-araştırıcı-teşebbüs-yaşadığı­mız yer bilgileri dizisinde metodoloji tartışmalarının konusu olmuştur. Nomotetik bilgi disiplinlerinde gerçeklik hakkında bir şekilde ampirik olarak doğrulanmış, sistematik, dünyevi bilgi üretme çabası vardır. Bu bilgi disiplinlerinin konusunu çalışan istatistikçi de ben sorunla karşı karşıyadır. Nesnellik, bu bilgi üretme çabasında hedefe varmak için yapılan çabaları anlatan yegane anahtardır aslında.

 

Nesnelliğin karşıtının genellikle, araştırmacının veri toplar ve yorumlarken kişisel ifadelendirmelerden kurtulamayacağı şek­linde tanımlanan öznellik olduğu kabul edilir. Öznelliğin veriyi çarpıttığı, dolayısıyla geçerliliğini azalttığı düşünülür. Peki o zaman nasıl nesnel olunabilir?

İki Kurumun Amaçları

TÜİK’in Amaçları

Ülkenin her türlü çalışmalarıyla ilgili istatistikleri düzenlemek ve geliştirmek, bu konuda ilgili kamu kurumları arasında koor­dinasyon sağlamak, istatistiklerle yapılan çözüm ve incelemeleri yayımlamak.

 

Gerekirse Ankara dışında geçici veya sürekli bürolar kurabilir ve mahalli muhabirler kullanabilir.

 

Her çeşit çalışmalara ilişkin istatistikleri düzenler; istatistikle ilgili olarak kamu kuruluşları arasında koordinasyon sağlar, çö­züm ve incelemeler yapar; düzenlenen istatistikleri yayımlar, istatistik yıllığı çıkarır; sayımlar, anketler hazırlar ve sonuçlarını yayımlar; kamuoyu çalışmaları yapan bilimsel kurumların ça­lışmalarına yardım eder; yurt içi ve yurt dışı istatistik eğitim işleri yapar ve istatistik eğitimini düzenler.

 

Resmi İstatistik Programını hazırlamak ve işleyişini izlemek, programda belirlenen istatistiki faaliyetlerin yürütülmesini ve uygulanmasını sağlamakla birlikte, görev verilen diğer kurum ve kuruluşlar tarafından üretilen istatistiklerin de uluslararası stan­dartlara uygunluğunu incelemek.

 

İstatistik alanında veri ihtiyacı duyulan alanları ve veri derleme yöntemlerini, istatistiki tanım ve sınıflandırmalarını ilgili ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlarla işbirliği içinde belirlemek, ulusal kayıt sistemini oluşturmak, gerektiğinde araştırma ve teknik yardım projeleri geliştirmek.

 

İstatistik alanındaki bilimsel yöntem ve bilgi teknolojilerine ilişkin gelişmeleri ve uluslararası göstergeleri takip etmek, diğer ülkeler ve uluslararası kuruluşlarla işbirliğini sağlamak, ulusal ve uluslararası bilgi ağı ve bilgi akış sisteminin oluşturulmasını koordine etmek.

 

Ülkenin ekonomi, sosyal, demografi, kültür, çevre, bilim ve teknoloji alanları ile gerekli görülen diğer alanlardaki istatistik­leri derlemek, değerlendirmek, analiz etmek, yayımlamak, resmî istatistik sonuçlarının bilimsel ve teknik açıklamalarını yapmak.

 

Kalkınma planları, programlar, ilgili mevzuat ve benimsenen temel ilkeler çerçevesinde, kurumun orta ve uzun vadeli strateji ve politikalarını belirlemek.

 

Resmi İstatistik Programı, resmi istatistiklerin üretimine ve yayımına ilişkin temel ilkeler ile standartları belirlemek, ulusal ve uluslararası düzeyde ihtiyaç duyulan alanlarda güncel, güve­nilir, zamanlı, şeffaf ve tarafsız veri üretilmesini sağlamak ama­cıyla 5429 sayılı Türkiye İstatistik Kanununa dayanılarak beş yıllık bir dönem için hazırlanmıştır. “Resmi İstatistik Programı 2007-2011” ile Türkiye istatistik sisteminde programlı döneme geçilmiştir.

 

Bu Programla, resmi istatistiklerin üretiminde ve yayımında karşılaşılan mükerrerlikler önlenecek, cevaplayıcı yükü azala­cak, kamuda insan gücü ve kaynak tasarrufu sağlanacak ve resmi istatistiklere olan güven daha da artacaktır. Ayrıca, resmi ista­tistikler bir standarda kavuşturulmuş, sorumlu ve ilgili kurumlar tanımlanmış, hangi verinin hangi kurum tarafından, hangi yöntemle derleneceği ve hangi dönemler için ve ne zaman ya­yımlanacağı konularına açıklık getirilmiştir.

 

Programın yürürlüğe girmesiyle birlikte, Türkiye İstatistik Ku­rumu’nun yayınladığı verilerin yanı sıra, Resmi İstatistik Prog­ramı’nda diğer kurum ve kuruluşlar tarafından üretilmesi öngö­rülen veriler resmi istatistik olarak kabul edilecektir. Böylece ihtiyaç duyulan her alanda güvenilir tek bir resmi istatistik üre­tilmesi sağlanmış olacaktır.

 

Program dönemi için öngörülmemiş, ancak dönem içinde ku­rum/kuruluşlarca üretilmesine ihtiyaç duyulan istatistiklerin yıllık güncelleme tarihine kadar TÜİK ile işbirliği yapılmak suretiyle resmi istatistik niteliği kazanması sağlanabilir.

 

“Resmi İstatistik Programı 2007-2011” hazırlık çalışmaları kap­samında, 28 çalışma grubu oluşturulmuş, bu gruplar tarafından toplam 108 toplantı gerçekleştirilmiş ve bu toplantılara 193 ku­rum ve kuruluştan 906 temsilci katılmıştır. Toplantılarda, pay­daş kurumlarca üretilen istatistiki bilgilerin mevcut durumu, veri kaynakları, veri derleme yöntemleri, kullanılan sınıflama­lar, resmi istatistiklerin hangi kurum tarafından ve ne zaman yayınlanacağının belirlenmesine yönelik değerlendirmeler ya­pılmıştır.

 

Toplantılar sonucunda alınan kararlar çerçevesinde ilgili çalışma grubu üyeleri tarafından hazırlanan raporlar, ilgili kurum ve kuruluşlara gönderilerek görüş ve önerileri yazılı olarak alın­mıştır. Kurum ve kuruluşlardan gelen raporlar doğrultusunda oluşturulan taslak Program, İstatistik Konseyi’nin 29/11/2006 tarihinde yapılan toplantısında görüşülmüş ve oy birliğiyle ka­bul edilmiştir.

Bu bölüm TÜİK’in resmi vizyon ve görevler takdiminin alıntılanmasıdır.

TBA’nın Amaçları

73 milyon insan “ışığa binse” ne olur?

 

Bilgi çağı içinde Türkiye’nin cevaplayamadığı ana soru budur. İki yüzyıl önce makineleşmeyi ve manasını da anlayamamıştı.

 

Türkiye Bilgileşim Ajansı, şu anda yaşanan dinamik ve değişen Türkiye’nin her yöresinde olup biteni “coğrafya” ve “zaman” gibi iki parametreye bağlayarak anında güncelleme ve karar alma yeteneği olan bir kurumdur…

 

Amacı Türkiye’yi Türkiye yapan bütün “özgünlükler”i ışık hı­zında tanımlamaktır. İnsanlık tarihinde hiçbir zaman “ufuk çizgisi” bu gün algılandığı gibi algılanmamıştır. Bu güne kadar sadece gözle algılanabilen “ufuk çizgi”si kavramını, çağa uygun olarak tüm dünyayı “ufuk çizgisi” kavramı içine alabilen bir kav­rama dönüştürecektir.

 

Bilgi teknolojisi ile bu değişimi Türkiye’de yaşayanlara yaşata­bilmektir Türkiye Bilgileşim Ajansı’nın misyonu… Türkiye’yi; “ufuk çizgisi” hedefi, “bütünüyle dünya” olan, dünyayı kavramış insanların ülkesi haline getirmektir. Bu toprakların kültürüne has unique “tarhana”yı, “boğma rakı”yı, “saba” makamındaki ezan sesini ve diğerlerini ışığa bindirerek global köydeki yerle­rine koymaktır.

 

Türkiye Bilgileşim Ajansı, tüm dünyayı kapsayan dijital coğrafi altyapısı üzerinde; özellikle Balkanlarda, Kafkasya’da, Orta Asya’da ve Orta Doğuda; Türkiye ve Bölge Bilgi Bankası’nı oluşturmayı tanımlayacaktır… Yeni teknolojilerle kurulan bu bilgi alt yapısı, sürekli gelişerek globalleşen dünya içinde bölge­nin yerini almasını sağlayacaktır. Bölgenin farklılığının farkına varmış her insanına, özel kesime ve kamuya; her alanda (geçmiş ve gelecek ekonomi, kültür, sosyal yapı, siyaset, günlük yaşam) farklılığını standartlaştırma, dolayısıyla globalleştirme imkanı verilecektir.

 

Bu alt yapının en önemli farklılığı kullanıcısına bu bilgi karşı­sında “bireysel interaktif” olma imkanı sunmasıdır. Burada öz­gürlük standartlar içinde, salt ve mutlak sınırsızlıktır…

 

Türkiye’de ve bölgede insanı insan yapan rasyonalite, standardi­zasyon, optimizasyon ve küresel bakış altyapısının “bilgi biri­mini” uluslararası niteliklerde tanımlayarak kurmak ve kulla­nıma açmak amaçlanmıştır. Bu hizmet, bölgeyi de küresel köye entegre edecektir.

 

Bu amaç nihai olarak, interaktif bir Bölge ve Türkiye Bilgi Ban­kası’nın kurulmasına kadar dinmeyecektir. Amaçlanan da; bu dijital 780 bin kilometre karelik anfitiyatro’da yani Türkiye’de, “farklılığını fark eden gerçek kişi ve tüzel kişilerin” bir “hukuki” varlık, bir “birey”, bir “nettaş” olarak, ışık hızında kendilerini farklılaştıran her özelliklerini kendi iradeleri ile tanımlayabil­meleridir.

 

Muşlu bir ressam evinin koordinatlarında resim sergisi açabil­melidir. Çarşaflarını defne sabunu ile yıkayan Fethiyeli Tülay, pansiyoncu Fatma teyze de pansiyonunu, Üsküplü, Romalı To­rontolu, Bağdatlı, veya Buharalı müşterilerine internette tanı­tıp, onları konuk edebilmelidir. Bıttım sabunu ile çarşaf yıkayan Hasankeyfli, Dicle’ye bakan kaya kovuğundaki yatak odasından önündeki suyun Bağdat’a gittiğini görebilmelidir.

 

“Yurttaş”ların veya “nettaş”ların aidiyet duyguları ile kendilerini bağlı hissettikleri mekanlarda niteliklerini istedikleri gibi ta­nımlamaları artık mümkündür. Harita ve planlar üzerindeki her koordinat, insana geçmiş ile gelecek arasında bir bilgi sunabile­cektir. Bastığı yeri bilmeden basan birisinin bastığı yerin zen­ginliğini öğrenmesi artık imkansız değildir. Hatta bastığı koor­dinatın geçmişini ve geleceğini görmeleri ve kendileri ile ilişkin özel katkıda bulunmaları mümkün olacaktır. Birey’e tanınan bu özgürlük ve yetenek bir anlamda geleceğin de tarihini yazmak anlamına gelecektir.

 

“Birey” bilgi çağında bir yandan ışık hızında anlaşılması güç ve hatta bazılarımıza ürkütücü gelen bir “özgürlük” yaşarken, diğer yandan bireyin kendini ait hissettiği kentlere, ülkelere ve böl­gelere aidiyet duygusu ile bağlaması ve sahiplenmesi bu yönte­min başarısı olacaktır.

 

İşte bu vizyon ile Türkiye Bilgileşim Ajansı, bütün bölgeyi ve Türkiye’yi neolitik dönemden itibaren geçmişinin tam tarihini ve hali hazırda yaşayan her tür bilgilerle kapı kapı ilişkilendire­rek, geleceğe dijital olarak açılan kodlanmış bir kapıdır…

Neşriyat mı Haberleşme mi, Eveleyip Gevelemeyelim Bu Nasıl Bir Şeyin Mecraıdır?

Televizyon, gazete, dergi, radyo, internet sitesi, vs. sanılır ki bütün herkesin bütün her şeyden haberdar kılınması işinin araçlarındandır. Yani şöyle; farz-ı muhal, caddelerde sokaklarda dolaşan insanlar olsun bir meslek veya memuriyet saikıyla bo­yunlarındaki yaftadan mesailerini ilan etsinler. Ve sair insanlar da mesela on dakikası bir liradan havadis dinlesinler onlardan. Muhtelif tarife ile haber satan ve vakti, merakı, ihtiyacı olup da alanlar olsun yani. Ya da siz geliştiriniz; seyyar satıcıdan esnaf­lığa, dükkancılığa inkılap ettiriniz bu kurguyu. Haber dükkanı gibi. Bu seviyede bırakmayalım, Havadis Çarşıları açılıversin bir ileri kademede isterseniz. Aman dikkat, sakın suistimal etmeye­lim ki, “haberi konuşarak veren ve dinleyerek alan” ilişkisinden başkaca bir surete tevessül edilmeyecek.

 

Tasviri buradan alınız ve hayal gücünüz nisbetinde işbu farz-ı muhal manzarayı zenginleştiriniz artık. Bir iki marka ile, lütfe­dip katıldığınız şu mizahi mütalaaya hediyem olsun: Tellal, de­dikoducu, yerin kulağı, kulağı kesik, hoş sohbet, musahip, ge­veze, mukalemeci,…

 

Şakaya getirdiğim zehabına kapılmayınız. Hatta bu tereddütle kısa kestiğimi bildirmeliyim. Şaka falan değil zaten. İnsan dedi­ğimiz mahluk “etrafında, dünyada ne olup bittiğini” böyle öğre­nir ve anlatmaz mı efendim! Bir kişi, “hale ve düşünülüne”, tak­dir edeceğiniz üzere ya “hemen söylenir” ya “sorulunca söylenir” olan “bilgi” nakledilmekle muttalidir/müdahildir. Yani insanın haber alma ve nakletme ihtiyacı vardır. “Ne var ne yok efendim” veya “ne haber cancağızım” diye başlayan bir sohbetten mura­dımız mütemadiyen diridir. Bir kere de şu vardır ki, “falanca konudaki düşünceniz efendim” veya “bu nedir acaba” diye baş­layan söyleşmelerimiz mühim yer tutar hayatta. Ve iş haline inkılap ediveren bu mesai, bugün medya veyahut basın, gazete­cilik, muhabir vs. adlarıyla sektörel büyüklüğe ulaşmış.

 

Sonuçta zannediyoruz ki, “basın, herkes haber alabilsin verebil­sin diye var”. Bertrand Russel “The Conquest of Happines” nam kitabından “makineler, başarı herkesin olsun için mi var” diye sorarken işte biz de ayırdına varalım ki; medyanın-basının başa­rısı, müşterilerinin ihtiyacına karşılık gelmekte midir ölçümü, tesbiti yapabilelim. Çünkü mizansene koyduğumuz gibi haber­leşmek mukadderken muhal şimdilerde. Ne demiş oldun Tahsin, sözünde bizim bilmediğimiz ve sayende öğrendiğimiz ne var, bunlar bizce malum zaten!

 

Belki öyledir. Sizden istirhamım, peşin hükümle yazıdan gözle­rinizi kaldırmayınız. İnanıyorum sonuçta bana teşekkür ede­ceksiniz.

 

Açıklama yapmak yahut açıklama almak isteyen ben değil mi­yim? Sonra, ne kadar derin yahut yüzeyden bilgilenmeye girişe­ceğimin tercihi bana kalmış değil mi? Ayrıca, hangi açıklamayı önce hangi açıklamayı sonra almakta muhayyer değil miyim? Esasen hangi açıklamayı almak istemek ya da istememek hak­kım var değil mi? Daha daha en önemlisi bir açıklama araştır­ması yapmak veyahut sunmak hürriyetim yok mu!

 

Peki bu hak ve yetkinlikleri kullanıyor musunuz da, bilmediği­mizi konuş Tahsin, vaktimizi alma diye ihtar ediliyorum! Hayır bu hak ve yetkinlikleri kullananlar arasında sadece medya ku­ruluşlarının sahipleri ve yöneticileri ve çalışanları vardır… ama o medya kuruluşlarının “müşterileri” yoktur. Dahası, kendini bu hizmetin müşterisi sananları ise bu mecrada sadece konu man­keni mesabesindedirler.

 

Mezkur hak ve yetkinliğin halkın elinde yaşatılması mümkün müdür? Ee tabi mümkün. Bunu soran, öncelikle uçmayı unut­muş tavuk ise yapacak birşey kalmamış ve fakat değilse söyleye­cek sözümüzün bir kıymeti olacak demektir.

 

Trafik kazası haberi ulaşıyor kulaklarımıza diyelim. Kimden işitmek ihtimali vardır? Şahit olandan ve yaşayanından yahut ikincil öğrenenden. Anlatıcılar silsilesinde birinci halkada yer alanlar yani ya kazazedeler ya müşahitler niçin bu halden haber veriyorlar? Çünkü o hal, cemiyet halinin gayet tabi üzerinde taşıdığı sorumluluk doğurucu hadiselerden biridir. Ve artık “so­rumluluk doğurucu”luğundan dolayı başlayan haberleşme, ikinci dolayımda yayılmaya devam eder ki o ikinci sebep; “ne var ne yok bilmek-bildirmek” içgüdümüzdür. Bu içgüdünün tesiri köy, mahalle, bucak, kaza, vilayet, bölge, ülke, havza, kıta, dünya ölçekte ve her an, dün, bugün, yarın, asırlar zamanlarında yayılmaktadır.

Bu hesapla; dünyadaki, ülkemizdeki yahut hiç değilse şehrimiz­deki trafik kazalarının hepsinden haberli olmamız şartı veya imkanı aramak lazımdır. Bu şartı yerine yetiren ve bu imkanı sözde halk adına arayan bir müessesemiz var, adı medya. Hayır, hiç değil. Aslında bu şartı ve imkanı bulduran sadece ve sadece “olanı-biteni kaydetmek” müessesemizdir. Defterlere veya hafı­zalara kaydedişimiz bir müessesemizdir ve medya bunu ancak kullanabilir. Ne yazık ki, medya bunu kullandığını hiçbir zaman belli etmez, bildirmez. Hatta saklar. Daha daha, “hadiseler hafı­zası olduğunu” yani “kaydetmek fonksiyonunu gördüğünü” iddia eder. Ama bu iddiası içinde, yukarıda söz ettiğimiz ve habere direk dokunan ve halkın indinde mühim;

– hak ve yetkinlik,

– sorumluluk doğuruculuk,

– ne var ne yok bilmek-bildirmek,

– olanı-biteni kaydetmek

maddelerinden işine geldiği zaman, işine geldiği yerde, işine gelenini kullanır, işletir. Hariçte kalanlarından o an ve yerde hiç haberi yokmuş gibi davranır. Trafik kazaları için durum örnek­lemesi trafik kazasızlığı için de geçerlidir. Adliye konuları, za­bıta konuları, iktisat, kamu görevleri, özel iş ve amaçlar, öğrenci, öğretmen, aile, komşu, vd. için olduğu gibi.

 

Fakat ne biz halk ne de (aralarında medyanın da yer aldığı) halk dışındaki gerçek ve tüzel kişiler; yukarıda çevresini, merkezini, çapını tesbit ettiğimiz haber dairesinin içindeyiz. Tamamen başka birşey cereyan ediyor ve onu basın, gazetecilik, haber özgürlüğü, vb. isimlerle ibra ediyoruz. Hayır. İşbu hali ise ke­sinlikle kabul edemeyiz.

 

Haber alma ihtiyacının şart ve imkanı ile hak ve yeterliklerini kendi lehine olduğu kadar; haber verdiği muhataplarının iyili­ğini de düşünen bir medya olabilir mi? Bu soru, sanki çok ma­sum ve mazlumlar tarafından dile getirilmiş gibi onlara önayak­lık etmeye soyunan “alternatif medya” tarafından ortaya atıl­mıştı. Ve her yeni medya organı bu iddiayla satış-gerçekleş­tirme-çabasıyla arz-ı endam ediyor.

Atladığımız birşey var! Hal-i hazır araç, yöntem ve modelle icra edildikten sonra, medyanın alternatifi falan olmaz. Tahsin’in medyası, Hamdi’nin medyası diye bir ayırım yapılmasına sadece ağlayabiliriz. İkisi de kendi menfaatine gazetecilik yapabileceği için ve menfaatini temin ettiği için aynı araç, yöntem ve mo­delle rekabete soyunuyordur. Ama rakip menfaatler manzume­sinde halkın lehine hiçbir kafiye düşürülmemekte ve bir beyit düzülmemektedir.

 

Malum şekil ve işleyiş, zikrettiğimiz mahut niyetlere yarayışlı olduğu için variddir. Yoksa, yine zikrettiğimiz haberleşme dai­resinin icaplarına karşılık geldiği için değil. Yürürlükteki hem halkın menfaatine olmayan ve hem haber mefhumunun karak­terine uymayan bu şey nasıl birşey ki böylesine kötüdür ve kö­tülüğe kullanılabilmektedir!

 

Televizyon ve radyoyu, gazete ve interneti birer grup yaparak irdeleyelim. Birinci ikilide zaman, ikinci ikilide mekan sınırla­rını hesaba katmak gerek. Gün, 24 saat ve müşterinin ilgisini kaç saat yayında tutabilirsiniz? Monitör-sayfa belli boyutlarda ve müşterinin ilgisini kaç cm²de yakalayabilirsiniz? Demek ki, bütün trafik kazalarından bahsedemeyeceksiniz. Oysa siz, hangi müşterinizin hangi trafik kazasına ilgili olduğu elemesini yap­makla mecbur değil ama mükellefsiniz. Şu açmazda ya bu işten vazgeçeceksiniz ya da eleyeceksiniz. Eğer derdiniz halk ise ne vazgeçmeli ne de elemek zorundasınız. Ama zümreniz adına hareket ettiğiniz için eleme yapmalısınız. Hem de bir koyundan iki post çıkarmak keyfiyle. Zaman ve mekan sorununu, haber cellatlığı yapabilmenin kılıfı olarak kullanmanın yanı sıra “niçin o haberin kellesini uçurmadığınızın” açıklaması kabilinden “ba­kın nasıl da buluruz biz böyle haberleri” ya da “ne yapalım, mevcudun en iyisini vermek görevimizdir” şecaati arzedersiniz. Merd-i Kıpti misalidir durumunuz, ama kimin umurunda! Bunu hepimiz biliyoruz. Fakat cevabını işitmek istemeyenlerimiz çoğunluğu teşkil ediyor.

 

Medyanın, işbu araçlar ve yöntemlerle işlemekte devam ettiği sürece niye ve ne kadar kötü olduğunu ve nasıl bir işe mecra edildiğini anlatabildim sanırım. Aslında habere müteallik işimi­zin medyadan başka birşey olmak gerektiğini de işaret etmem lazım. Elbette ben, muhataplarımı aklen ve ahlaken yüksek seviyede insanlar olarak kabul ediyorum. Bu yüzden iletişimi­mizde açık etmek gereken hususların teatisini yapalım isterim.

 

Bir büyük yalan… Matbaa sayesinde bilgi hapisten tahliye edildi.

Akabinde bilmek iradesi bir hak kullanımı mertebesine çıktı. Giderek bildirmek özgürlüğü tekel alanıdır ve bir yetke vasıtası­dır telakkisi çöktü. Bu özgürlük “nefes almak refleksi” mesabe­sinde herkese tanındı, teslim edildi. Tanıyan ve teslim eden güç kaybına uğradı mı? Yani “nesnel alanlar”, önceden nefes aldır­mayanlar karşısında bir mevzi mi elde ettiler? Hayır. Çünkü, yeni durum, yeni manüplasyon ve spekülasyon yeteneği kazan­dırıyordu matbaa yasakçılarına. Nasıl olsa, nefes alamayanlardan bir “hasıla transferi” muhaldir; o halde varsın matbaa sayesinde nefes alıversinler bari. Sınırı aşan çıkmalar baş gösterdiğinde, yeni teneffüs ehli arasından “imtiyaza” tav olanlarla işret-meşve­ret kurulabilirdi. Yedekteki bu tedbir sayesinde bu meşveretin bugün iktisadi faaliyet muhtevası zerkedilmiş bir bünyesi vardır: Yayıncılık, gazetecilik “sektörü”.

 

Bilginin tahliyesi, bilmek iradesi, bildirmek özgürlüğü.

Bu üç mefhumun münazaası bugün yine sahnede. Yani hala muvazaa sebebi olarak gündemdeyse, matbaa serbestisi hiçbir şeyi halletmemiştir. Ya da şu; matbaa serbestisi feci bir manüplasyon malzemesi edilebilmiştir. Canlı gündem, şimdi, interneti “bir mevki medet” duasına ihsan tahtına oturtuyor. Peki bilgi, dört duvar arasından, bir zümrenin malzemesi ol­maktan çıktı mı; bilmek iradesi spekülasyona karşı aşılanabilindi mi; bildirmek özgürlüğü gücüne müsavi icra edilebiliniyor mu? Hayır, hayır, hayır.

 

Zikrettiğimiz üç mefhumdan ilk ikisini, Allah selamet versin Nabi Avcı “Enformatik Cehalet” nam kitabında inceledi. Biz burada “bildirmek özgürlüğü” mefhumuna dair muhavereye teşebbüs ediyoruz.

 

Bendeniz, “nerede ne oluyor, olmuş, olmakta arayışına tam tat­min edici cevap vermek isteyen ve bu soruların eksiksiz itminan derecesinde cevaplanmasını arzu eden” insanlar var kanaatine sahiptir. Dolayısıyla, mezkur arza ve gayrete tetabuk eden mes­lek ve müesseselerin araçlarından olan ajans, gazete, dergi, radyo, televizyon, internet portalleri doğmuş ve geliştirilmiştir diyebilmek, demek istiyorum.

 

-Bildirmek, göstermek, paylaşım.

-Tanışma, iştirak, tatmin.

Bu iki grup davranışın sergilendiği yerler ve sergilenme istatis­tiği yüksek yoğunluk dereceleri ortaya çıkarıyor. Ama bu gö­rüntü sadra şifa hangi sonuçlanmaya götürüyor bizi? Medyaya ait telaffuz ettiğimiz araçların “sunulamamış haber bırakmamak” ve “sunulmuş haberlerden zaman, zemin ve içerik bağlantıları bütünlüğüyle yararlanmak” bakımından yetersizlikleri hala gi­derilemedi. Çünkü yayınlama periyodu ve materyallerinin hacmi bir engel teşkil ediyor. Çünkü müşterinin (!) dikkatini diri ve tatminini yüksek tutmak teknikleri yetersiz kalıyor. Bu manzara, dün, bugüne nazaran daha çok engelli ve daha çok yetersizlik içinde idi. Yarın, engelleri ve yetersizlikleri bugüne nazaran giderilmiş olabilecektir. Ama mükemmelliğin sadece menzilleri vardır. Yani nihai bir noktası yoktur. Acizane, bugü­nün yetkinliklerini artıracak ve yetersizliklerini azaltacak bir ileri menzil önermek, göstermek istiyorum. Şöyle ki, bu ileri menzilin hem ajans hem sunum olmak üzere iki veçhesi var.

 

Yani, “sunulmuş haberlerden zaman, zemin ve içerik bağlantı­ları bütünüyle” yararlandırmak;

-yayınlama periyodundan bağımsızlık,

-yayın mecrası yüzölçümü kısıtlarından kurtulmuşluk,

-okuyucu dikkatini diri, sürekli ve tatminini yüksek tutmak

bakımından önerimin yerindelik ve yeterliklerini anlatmak isterim. Sonuçta, hem yayın hem ajans fonksiyonundan, hemen üstteki üç başlığa karşılık bulmuş medyanın izleyicisi aynı za­manda;

-olagelenin olmuşla bağlantısını kurabilecek,

-olmuşun olduracakları ihtimallerini keşfedebilecek,

-hadiselerin hadiselerle çapraz okumasını, üstelik zaman, mekan ve amaç kriterlerini devreye alma muhayyerliğiyle yapabilecek,

-vaziyet, nabız okuması yaptıran gösterge tablası edinecek,

-soyut içeriklerin somut karşılıklarını algılayabilecek,

-her meslek mensubu ve cemiyette taşıdığı bir sıfatı olan, öyle ki herhangi özerk veya genel amaca yönelik karar almaktayken medyayı referans edinecek.

 

Bu mümkünlerin imkan pınarı, Türkiye Bilgileşim Ajansı gibi işleyen haber ajanslarıdır… bu gibi ajanslardan beslenen haber yayıncılarıdır. Ancak, AB müktesebatına eklediğimiz Ulusal Program, medyanın toplumla irtibatına dair hiçbir umut vaadetmiyor.

Bilgi Toplumu ve Medya

Başlık Avrupa Birliği (AB) ile müzakerelerimizdeki 10. Faslın adıdır. Müzakere konusuna da karşılık gelen muhtevası ile Ulu­sal Program revize edildi. Bunların detaylarını AB Genel Sekre­terliği’nin ve DTP Bilgi Toplumu Daire Başkanlığı’nın internet sitelerinden okuyabilirsiniz. Ve görülecektir ki, Bilgi Toplumu olmak sadece ve sadece “cihazlanma”dan ibaret iken medya da internet siteleri, radyo/tv, uydu tesisat meselelerinden başkaca ele alınmamış.

 

Oysa, ilaveten misyon, vizyon temellendirmesi içermesini bek­lemek yersiz değildi; bu temellendirme üzerine getirilecek ey­lem örnekleriyle Bilgi Toplumu Strateji Belgemiz ve planları­mızla medya irtibatı ve etkilemelerine dokunulmalıydı. Ama vesikalar böyle yapılmadığını gösteriyor.

 

Bilgi Toplumu;

-fertlerinin, kendisi dışından bir anonsu beklemek şartından bağımsız,

-o toplumda yapılıp-edilen her iş ve olan-biten her hadiseden,

-ve bağlı malumattan, başka bilgilerle ilgi ve ilişkisinden haber­dar olabildiği,

-o bilgi birikimine bilgisini ekleyebildiği,

-ve bu karşılıklı bilgileşmenin sonuçlarından olarak rantabl, rasyonel, prodüktif, optimize, projektif karar alıp uygulayabil­diği toplumdur.

Tanımda hemfikir isek bu toplumun demek ki şöyle düzenle­meyle kurulmuş, işleyen, zenginleştirilen bir altyapısı olmalıdır. Bunun adı da Türkiye Bilgileşim Ajansı’dır.

 

Türkiye Bilgileşim Ajansı ne idi, hatırlayalım.

Kamu veritabanlarında zaten vatandaşların yapıp etmeleriyle oluşmuş bulunan verilerinden doğurulacak “karar destek” altya­pısıdır.

 

Kamu veritabanlarındaki bilgilerimizi; elimize geçirdiğimizi ve işlerimizde, meraklarımızda, sorunlarımızda, önerilerimizde, tercihlerimizde, vb. özerk emellenmelerimizde kullanılabilir bir mecraya sahip olabildiğimizi gösteren potadır. Bu potada “ka­muya açık nitelikteki” kişisel ve kurumsal bilgilerimiz de yer almaktadır. Tam olarak kamu tüzel kişiliği uhdesinde;

-yol gibi su gibi enerji gibi gaz gibi telefon gibi tam bir alt yapı şebekesi denginde,

-şehrimiz ve ülkemizde gerçek ve tüzel kişilerin ürün-faaliyet-meslek-amaç kapsamında kamuya açık yapıp-etmelerinden do­ğan ve

-şehir ve ülke kaynaklarının envanterinden ibaret olan bilgile­rin veri setleri halinde,

-ölçülebilir-karşılaştırılabilir, uluslararası standartlarda tanımlı, açık-anlaşılır biçimde,

-gerek sonradan okumayla/güncellemeye gerek verinin doğduğu ve değiştiği yerden doğduğu ve değiştiği anda zabdetmeye bağlı genişleyen kayıt referansına dayalı,

-Ülke Adres Standardı ve Coğrafi Bilgi Sınıflaması ve Ülke Sa­yısal Haritası ile mezcedilmiş,

-karar destek, projeksiyon, imaj rapor, optimizasyon, plan altlığı hizmetlerinden sorumlu,

-bilgileşme ve bildirişme imkanıdır.

 

Bilgi Toplumunun Habercileri…

Dolayısıyla bilgi toplumunun bilgileşme yaklaşımı böyle ol­makla, medyamızın, “bilgi toplumu olmaklığın doğurduğu ha­bercilik, gazetecilik ve yorumculuk yapabilirliğine” ilişkin bir vizyon inşa etmesi gerektiği tebarüz ediyor. Yanı sıra medya, yukarıda evsafını zikrettiğimiz toplumsal dönüşümün icap ettir­diği haber edinme, üretme ve sunma alet edevatına sahip olma­lıdır. Demek ki, medyamızın “bilgi toplumu haberleri editöryası” dönüşümü yaşamak zamanı gelmiştir. Toplumsal bilgileşmenin sağlayacağı vukufu, üst belirleyici kabul etmeli ve tepeye “haberi üretme kriterlerine ek olarak” bilgiyi işleme ve ondan yararlanma modellerini de koymalıdır. Burada bir tanım evrimi gözleniyor; “haber sorgulatma”.

 

Böylece medya, sunulamamış haber bırakmamak, sunulmuş haberlerden zaman, zemin ve içerik bağlantıları bütünlüğüyle yararlanmak bakımından yetersizliklerini de giderebilecektir. Burada “yetersizlik” kelimesiyle ifade ettiğimiz hali, manüplasyon veya spekülasyon ve dahi provokasyon için vesile sayanlara da mahal bırakılmamış olunur.

 

Bilgi Toplumu Haberciliği ve Bilgi Toplumunun Karakterine tam karşılık gelen gazetecilik kurgusu bulmayı umut ettiğimiz AB 10. Fasıl ve Ulusal Program, medya bakımından iki geçerliği çıkarmalıydı önümüze:

1) Bilgi Toplumu Haberciliği müstakil bir “bilgi toplumu editöryası” kurmakla yapılabilir. Bunu hak eden bir müşahhas haber yoğunluğu ve sıklığı variddir. Çünkü teknoloji haberleri veya sektörel haberler veya yatırımlar-tüketim-müteşebbis ha­berleri, vs. dağınıklığıyla yetinmek aslında bir yetersizliğe kat­lanmak anlamına gelmektedir.

2) Diğer geçerlik de, bilgilenme ile o bilgiden ve bilgilenmekten yararlanma dönüşümü geçirmekte olan toplumun yeni karakte­rine yakışan habercilik yapılmasıdır. Yani bilgi toplumu ferdi herhangi özerk emeli dolayımında bilgilenmeye ve bilgileşmeye ne önem ve öncelik veriyorsa o mütalaasına tam tatmin sunan bir habercilik bekleyecektir. Demek ki bilgi toplumu ferdi, Tür­kiye Bilgileşim Ajansı’nın servislerini, kendisinden daha maha­retle ve rafine kullanmayı amaç edinmiş bir medya organını takip edecektir.

Cumhuriyet Olarak Kalmak veya Kalamamak… Yani Mesele Bir İstiklal Meselesidir Ya Da Bilgi Toplumunu Başaramadığımızın Resmidir.

Kapımıza, odalarımıza, dükkanlarımıza kadar getirilip istifademize sunulmuş ve hepsine birden “alt yapı yatırımları” dediğimiz birçok sosyal sermayemiz var. Yol, elektrik, gaz, telefon, internet, su, tv/radyo, telsiz, posta ve daha değişik birçok birikim/kazanım şu anda elimizin altında. Homojen bir yayılmışlık veyahut standart bir randıman seviyesi tutturamadığımız yerleşim alanlarımız var elbette. Böyle ise de genelde bu sosyal sermaye ülkemizin tanıştığı, her gerçek ve tüzel kişisiyle kullandığı, bildiği bir gerçektir. Dünün lüksü idi belki bunların çoğu. Ama şimdi kullananlarla talep edenler için hak ve sunanlar için sorumluluk edinilmiş bir vasat olarak algılanır oldu bunlar. Yani mizahını şöyle yaparsak pot kırmış sayılınmaz: Yol getirdin yahut getireceğim diye şecaat arzetmek artık oy ve rütbe kazandırmaz, hatta vak’a-yı adiyeden ve harc-ı alem sayıldığı için bu tür görevi yerine getirdiğini pek “âlâ” bir şeymiş gibi anlatan oydan ve rütbeden kaybeder.

 

Madem işbu alt yapısal faaliyetler asgari modern şartlar tahtındadır ve yine madem şunu ve şunu getirdim diye övünmek abesle iştigaldir… e öyleyse “seçtiğimiz ve atadığımız” vazifelilerimize iş emirleri isal etmek faslına erdik demektir.

Bilgi Toplumundan Yöneticilerine İş Emri

Yaşadığımız Yer veritabanlarında zaten hemşerilerinizin yapıp etmeleriyle oluşmuş bulunan verilerinden doğurulacak “karar destek” altyapısına sahip olunmasını önemsiyor musunuz?

 

Yaşadığımız Yer veritabanlarındaki bilgilerimizi elimize geçirdiğimizi ve işlerimizde, meraklarımızda, sorunlarımızda, önerilerimizde, tercihlerimizde, vb. özerk emellenmelerimizde kullanılabilir bir mecraya sahip olabildiğimizi gösterecek misiniz?

 

Yani yerelde ve genelde yönetim tüzel kişiliğine tetabuk eden;

…..yol gibi su gibi enerji gibi gaz gibi telefon gibi tam bir alt yapı şebekesi denginde,

…..şehrimiz ve ülkemizdeki gerçek ve tüzel kişilerin ürün-faaliyet-meslek-amaç kapsamında kamuya açık yapıp-etmelerinden doğan ve

…..şehir ve ülke kaynaklarının envanterinden ibaret olan bilgilerin veri setleri halinde,

…..ölçülebilir-karşılaştırılabilir, uluslararası standartlarda tanımlı, açık-anlaşılır biçimde;

…..gerek sonradan okumayla/güncellemeye gerek verinin doğduğu ve değiştiği yerden doğduğu ve değiştiği anda zabdetmeye bağlı genişleyen kayıt referansına dayalı,

…..Ülke Adres Standardı ve Coğrafi Bilgi Sınıflaması ve yapı adası detaylı Ülke Sayısal Haritası ile mezcedilmiş;

…..karar destek, projeksiyon, imaj rapor, optimizasyon, plan altlığı hizmetlerinden sorumlu

…..TÜRKİYE BİLGİLEŞİM AJANSI kurulmasını bilgi çağı ve bilgi toplumu gündeminde başat mevzu etmek iradeniz var mıdır?

 

“Faydası Nedir?” ya da “faydasızlığı/zararı nedir?” makas açısından bakarak önermek formatını artık terk etmek gerekiyor öncelikle. Bu öncelik sadece örneğimiz olan Türkiye Bilgileşim Ajansı için değil ve fakat “yaşadığımız çağın” bütün cihet ve ilzamı, iktizaından önümüze çıkan verili şartlar dolayısıyla herhangi “karar alışlarımızda” variddir. Şimdi 3G2Y modellemesiyle arzedelim. Şımarık çocukların talebi gibisinden kaale alınmasının önüne geçecek açıklamalar beyninde bu iş emrini karinelendirelim. Önce GEREĞİ…

 

Herhangi kişinin;

– haline vakıf,

– geçmişine nafiz,

– geleceğinden emin

dirayette yaşamayı insana yakışan olarak telakki ettiği mucibince bu şart, yönetici zümreleri ve halk toplamında da mündemiçtir. Yani, işbu dirayetin, sadece yöneticilerin aradığı ve onlara yakıştırdığımız bir vasıf olarak sınırlandırılamayacağı bir çağda yaşıyoruz. Nasıl ki adalet, özgürlük, eşitlik bütün yönetsel sistemin esasıdır, aynıyla o sistemin icrası olan rejimlerin de fonksiyon/randıman mütalaası; yapılmak beklenen, istenen ve her zaman gayet tabii karşılanır. Mesela ülkemizde Cumhuriyet sistemi var ve parlamenter rejim işletiyoruz. Bir kanton veya köy halkının, bütün üyelerinin birkaç kişiye sevk ve seyr ü seferi devretmelerinin “rahatlık ve güvenini”, bütün ülke yani onbin küsur köy Cumhuriyet sayesinde hisseder. Ve katılmayı her an iktidarında sayar. Fakat; bütün ülke yani onbin küsur köy, bin civarında kaza, altmış kadar vilayet, yirmi kadar Büyükşehir, 800 bin km² arazi, yüzbinlerce km yol, binlerce faaliyet, onbinlerce ürün, yüzlerce meslek, çeşit çeşit ev – kişi – işyeri – kamu harcama tipi, milyonlarca emval hacmindeki yığını ihata edebilmek “mutlak vekalet”le sağlansın istenerek mi bu istikrar kazanılmış olunuyor? Yoksa bu yığın başka türlü kaştarılamaz mı idi, yani bir mecburiyet mi vardır? İlk akla gelen cevap, evet oluyor. Bu mecburiyet “hacmin, bütün halk muvafakatine sunulamamasından” kaynaklanmaz sadece. Aynı zamanda “tevakkufa sunulamamasından” dolayı halk “bilmek iradesini ve yapmak ehliyetini süreli/süresiz mutlak salahiyet alanı” olarak vekalete ve örgütlü memuriyete bırakmak durumundadır. Peki vekil ve memur tam başarı ile sıfır şüphe iddia edebiliyor mu? Ya müvekkil ve mükellef tam güven ile sıfır şikayet telaffuz edebiliyor mu? Lafı uzatmadan ve hiç çekince koymadan “Hayır” cevabı verebiliyoruz. Ama aynı sorular köy sakinlerine sorulsa cevap “Evet” olacak… İşte Türkiye Bilgileşim Ajansı’nın gereği burada tebarüz ediyor.

Bilgileşebilmek Yönetişebilmektir

Halkın kendi kendisini idaresi için teklif ve teşekkül ettirilmiş sistem ve rejimlerin “ne yapalım canım şu anda tam katılıma zemin olacak bir imkan yok” mazeretiyle noksan bırakılmasına tahammül gerekleri kalkmıştır. Çünkü küresel rekabet veyahut yardımlaşmanın halklar nezdinde gelip dayandığı bu çağda hem bir zorunluluk hem teçhizatlanma içindeyiz. Bu sayede sistemimiz ve rejimimiz, yönetsel kabiliyeti yükseltilmiş olmakla “tanımına” tama yakın bir seviyede yaklaşabilecektir.

 

Falanca merakı, görevi, amacı ve hali dolayısıyla karar almak ve uygulamak arifesindeki halktan bir fert veya zümre, ve dahi yönetime seçilmiş ve memur edilmişlerimiz hep beraber “ülke kaynaklarının plan ve sarfındaki başarı ile yaşamak istediğimiz tam yönetim”, yüksek isabet, rantabilite, prodüktivite, optimizasyon, ölçebilirlik, karşılaştırabilirlik; her birimizin yapıp etmelerinden doğurduğumuz bilgilerin internet alt yapısı üzerinden kamu veritabanlarından sorgulanabilir şekilde sunulması sayesinde mümkün olacaktır. İşte bunu başarmış olan toplum “Bilgi Toplumu” olabilmiş ve dünyayı “Bilgi Çağı”na sokmuş sayılacaktır.

 

Cumhuriyetimiz’i bir “mükaşefe veya el yordamıyla” yönetmek kısıtlarından kurtarmak, dâhi yöneticiler tutturmak seçmecesiyle veya kütüphaneler hacminde hafızalı kadrolar atamasıyla değil “bilgileşme alt yapısını” kurmakla mukadderata dahil olabilir ancak.

 

İlk elden bir eleştiri var. Halk internet araması yaparak ve yöneticiler ise ellerinin altındaki sayısal defterler sayesinde bilgilenebilmektedirler… Basın ve sair yollarla yapılan ilamlar halkın görüşüne müracaata ve arza imkan oluyor… Bütün bunlar varken Türkiye Bilgileşim Ajansı’nın gereği olmak üzere yapılmış açıklamalar ıskata uğramaz mı?

 

Bu eleştiriyi yapan, “yönetim bilgi ile yürütülür” kabulüne katılmış demektir ki, bu sayede anlaşmamız kolay olacak. Sırayla ve birer cümleyle cevaplar şunlardır: İnternet bir samanlık veya hurdalıktır ve orada “bir şey aranmaz”, ancak bir şeye rastlanır. Rastlantısal bilgi dolayımında yapılan işe “yönetim” denemez. Yöneticiler ellerinin altındaki dijital donanım ve kütükler yüzünden bilgilenemez duruma düştüler aslında, bir mülki amir sondajlama ve ilmik sökme yöntemi dışında hiçbir kayıttan yararlanamıyor. Ve “birinin anonsunu beklemeye bağlı bilgilenmek” bundan önce davullu tellalla yapılandan farklı değildir, ki bağlı malumata muttali olmadığınızı bile bile görüşünüzü söylemek “bu iş bildiğiniz gibi değil” duvarına toslamanıza sebep olur. Yönetim bilgi ile yürütülür ve bu çağda cumhuriyeti muhafaza ile birlikte başarılı bir yönetim yani “karar almak ve yapmak” işi, bir istiklal meselesidir vesselam.

Alışmak Hayreti, Kanıksamak Emeli Öldürür.

Bir yalana inandırmak, onu büyütmekle sağlanıyor.

Hiç kimse muayene etmezken aslı astarı henüz ortaya çıkmadığı ilk dakikalarda, yeterli sayıdaki şom ağızlıya “kriz var” dedirtebilinmişse o yalan büyütülebilinmiştir artık. Bu yalana inandıran merkez, amacı doğrultusunda işini gördükten sonra “geçmiş olsun krizi atlattık” yalanı için gerekli ve yeterli im­kanlara ta baştan sahip olma rahatlığını da kazanmıştır üstelik.

 

Kriz yalanını yutmamak yetmiyor tabi. Keza, o yalanı uyduranın falanca amacına ulaşmasına ve fasılalarla gözettiği hedeflerinin tutmasına yarayışlı olup-biteni boşa çıkaran faaliyetiniz olmuyorsa, siz, o yalanı destekleyen birisinizdir ister istemez. Ve giderek bu pozisyonunuz bile yük haline gelir. Bugünün yalanı­nın değilse de yarınlardan bir günde anons edilecek herhangi yalanın amacına bile isteye memur yazılırsınız.

 

Ölüm, deprem, sel ve benzer hadiselerin hiç itirazsız kabul edilmesi ve bunlara dair haberlerin ne kadar kolay ve çok büyük kalabalıklara yayılabilmesi gibi krizi de aynıyla kanıksayıp ona kapılıveriyorsak, bu benzerliğin bir hikmeti olmalı.

 

Nasıl oluyor da ölünüyor, deprem ve sel oluyor; ne kadar çare­sizlik içindeyiz de ölüme, depreme, sele -öncesinde ve sonra­sında- karşı koyamıyoruz alışkanlığı ve kanıksaması kriz dolayımında da cari ise bunlar bir aynılık taşıyor. Bu aynılığı farkedebilmek için, buradaki hikmeti çıkarsayabilmek için; in­sanın “yaratıcı ve yaratılmışlık” mefhumunu biliyor olması la­zımdır.

 

Bunu bilmeyenler; o yalanın anons edilişinin öncesini, sonrasını ve kandırıkçıyı da bilemeyeceği için krizi, bir ölüm bir deprem bir sel gibi algılayacaktır ve öyle ağırlayacaktır zaten.

 

Bilmek irademizi ve yapmak ehliyetimiz mutlak anlamda dev­rettiğimiz bir salahiyet alanı idiyse “o sözde kriz dairesine giren şeyler”; kim ise salahiyet sahibi işte o işlerin Lord’u olarak bizi ya terbiye ettiği ya talim ettirdiği ya işe koştuğu yeni şartlardır aslında.

 

Demek ki, rabbini şaşırmışların KRİZİ ve fakat Rabbi’ni bilenin ise DÜŞMANI olur. Düşmanına karşı durmak ahlakına sahip kişilerin, kriz yalanını yutmamakla yani kriz diye birşey yoktur demekle kalmayacağını biliyoruz. Ve tabi rabbini şaşırmışlardan değilseniz “kimdir bu karşı koyucular ve kimdir bu kandırıkçılar ve kimdir düşman” diye sormazsınız… ve tabi “karşı koymak hükmündeki işin” ne olduğunu da hemen keşfedebileceksiniz­dir.

Musa’sını Kaybetmiş Bir Asa: Türkiye Bilgileşim Ajansı

İktisat Nazariyeleri ve Hayat

Sabri Ülgener; “binaenaleyh, iktisatta hadiseleri, ifade ettikleri mana ve muhtevayı bozmadan kavrayacak ayrı bir metoda, ayrı bir çalışma tarzına ihtiyaç vardır” sözleriyle O. Stein’i yorumluyor. Katılarak yorumladığını söyleyebiliriz.

 

Gottl ve Heidegger tesiri altında kaldığı göze çarpan Stein’in “iktisatta miktar ve kemiyet hadiselerini, düşüncemizde kurdu­ğumuz bütün mücerret mefhumlara takaddüm eden hakiki var­lıklarına kadar götürmek” istemesinden heyecan duyan bir Ülgener’den ilham alabiliriz.

 

Şu sözü en az Ülgener kadar sahipleniyoruz: İktisat, yaşayan bir müessese olmak itibariyle iktisat nazariyesini alakadar eden cihet daima HAYAT olmak gerektir. Fakat! Artık alelade miktar ve kemiyetlerin döndüğü müphem bir mihanikiyet yerine ön safta iradenin mevki aldığı bir hayat!

 

Stein, Gottl gibi diyor ki, “hayat rakamlara hapsedilmesin”. Ve devamla “iktisat nazariye ve sistemleri ancak iradenin ifadesi olan bir düşünceye (düşünce şekline) bağlı bulunmak zorunda­dır”.

 

Aktardığımız işbu beyanlar içinde tanımlanan ihtiyaçlar hala karşılanabilmiş değildir. Ne ki, şu ifadeleri “iktisatta matemati­ğin ve istatistiğin yeri ne olmalıdır” sorusuyla denk görüyoruz ve yazıklanmamızı bertaraf edecek randımanı Türkiye Bilgileşim Ajansı’ndan umabiliriz. Çünkü, [okuyarak şahit ol­mak isteyenler, İÜHFM, Cilt III, 1937, s. 270-273 ve Derin Ya­yınları, “Makaleler – Sabri Ülgener”, Ekim 2006, s.1-5’e bakabi­lirler] zat-ı alilerinin;

-iktisadı “piyasadan doğru” değil, “halkın içerisinden” anlamaya çalışmak! Fakat burada ne kadar ileri gidilebilir?

-acaba iktisat nazariyesini bütün mücerret mefhumlardan ayırıp, aşağıya, şe’niyetlerin içinden çıkılmaz tenevvüüne doğru kay­dırdığımız zaman hakiki bir nazariye ve bilgi için icap eden yolu bulabilecek miyiz?

-“hayat”tan bahsederken biraz ihtiyatlı olmamız lazım gelmeye­cek mi?

-diğer taraftan nazari iktisadın merkezine kurucu ve yaratıcı bir iradeyi koymakta ne kadar ileri gidebiliriz?

sorularıyla tebarüz ettirdiği kaygı ve dikkati ve dahi arayışı kar­şılayan bir doğurganlığı vardır Türkiye Bilgileşim Ajansı’nın.

Türkiye Bilgileşim Ajansı ve İktisadî Refah Şartı

Ekonomi-politik neyi hedeflemektedir? Tam da burada milli gelir tabirinin konumuza dahil olmaması mümkün değil. TBA’nı bir iktisatçı gözüyle incelemeye çalışırken işte şimdi; TBA ne ki cemiyetin bütün yapıp-etmelerinden doğan bilgi dolayımında doğmuştur, haliyle “milli gelir” bütün ihtişamı ve mükellefiye­tiyle bize doğru gelecektir.

 

Ekonomi-politik “milletin refahını” yükseltmek hedefine yöne­liktir diyebiliyorsak bu incelemenin bir değeri var. Emek ve sermaye başta olmak üzere diğer üretim araçları bir araya ge­lir… ülkenin kaynaklarını işler… Birlikte ortaya koydukları gayretle “tahsil edilen” ne kadar çoksa refah da o kadar başarıl­mıştır. Refahın başarılamaması ne demek olur ya! O halde müş­terek hasıla düşük kalmış demektir.

 

Bu sözün içinde geçen çok-az, yüksek-düşük her nasılsa işte öylece gerçekleşen “hasıla” neme ne  bir şeydir de refaha bağ­lantılıdır o? El-cevap: Çünkü üretilen mal ve hizmetlerdir. Milli gelir, bu hasılanın bir yıllık yekununa deniyor biliyorsunuz. Peki… “ne kazandık?” sorulduğunda cevabımız “refah kazandık” yahut “meşakkat kazandık” şeklinde mi oluyor… yoksa nasıl? Velev ki yıl sonunu, bu türden yorumlarla tebarüz ettirmiş ola­lım “iyi de ne kadar refah kazandık?” sorulduğunda cevap ver­mek icabetmiyor mu? İşte bu halde bir ölçme aracı kullanıyoruz. Yani;

-bizim refah şartımız mal ve hizmetlerdir

-ve fakat “ne kadar refah?” bilmek istiyorsak;

saymacalara değil değerlemeye müracaat etmekteyiz… üretilen mal ve hizmetlerin o yıl hangi fiyatlar seviyesinde revaç buldu­ğunu ölçü alıyoruz. Türkiye milli geliri geçen yıl itibariyle şu rakama baliğ oldu dediğimizde, o yıl memlekette bir yıl boyunca mal ve hizmetlerin fiyatlarının toplamını söylemekteyiz.

 

Bu noktada, TBA neye cevap vermektedir incelemesine üç önerme not etmeliyiz.

– milli gelir = müşterek hasıla,

– milli gelir ile fiyatlar arasında bir ilişki vardır,

– yeküne dahil kalemler tesbitinde ihtilaf olmamalıdır.

 

Bu üç önerme şimdilik dursun. Meseleyi bütünüyle tahlil edelim ve böylece çıkaracağımız önermeleri tesbit ve akabinde hem yeterli hem doğru şekilde, TBA’nın cevaplandırma kabiliyetini o önermeler üzerinden muayene edebilelim.

 

Parantez içi hükmünde birkaç söz etmek gereği var. Milli gelir ölçümünü fiyatlar genel seviyesi tesbitine dayandırmayan bir yöntem var çünkü. Kişilerin gelirlerinin toplamına dayanıyor o. Biz “kişi gelirlerinin” bulunmasını bir “ara toplam”a benzettiği­miz için ve milli gelir hesabında “sinir uçları ve kılcal damar ağızları” noktasından veri almayı daha isabetli saydığımızdan dolayı, sözünü ettiğimiz sair yöntemi dışta kabul edemiyoruz. Ve hatta müstakil bir çalışma tarzı yerine de koymuyoruz. Bu parantez açıklamayı, TBA’nın, “milli gelirin hesaplanması” yo­lunda şu ana kadar geliştirilmiş olan usüllere fevkalade yeterlik-gerçeklik-geçerlik kazandırdığı iddiası mevkiinde kaale alınız.

Ekonomi-Politik Açısından Türkiye Bilgileşim Ajansı

İktisatta hadiseler izlencesini, “müşahhastan soyut” göstergeler manzumesi kalmaktan, o göstergelerin yansıdığı mana ve muh­tevanın konuşturulması mecraına inkılap ettirmek lazımdır. Bu ihtiyacı kimi yerde ima kimi yerde açıkça işaret eden Gottl; Heidegger, Stein, Rustow ve Ülgener’in eline, “hadiselerin on­tolojik röntgenini çıkaran” teçhizatı vermek gerekirdi. Yaşadık­ları çağda, yığınlar halindeki bilgi verilerini “parçalarına ayır­maya gerek duyurmadan” [aslında bunun güçlüğünden koruna­rak] yorumlama imkanı veren bir laboratuardan yoksundular. Daha doğrusu, özerk emeller alanını doğal ortamdan koparmak­sızın incelemeye olanak sağlayan dolayısıyla “hayatı laboratuar şartlarının suniliğine mecbur etmeyen” platforma sahip değil­lerdi. Ve hem hayatta olup-bitenlerin birer cümle ile zaptı şimdi mümkün. Üstelik bu zabıtlar olay anı güncelliğinde olmakla beraber sair zabıtlarla rabıtalı kılınabilinirdir. Bu olanaklar, bir tür “bilgileşme ve bildirişme” alt yapısı potasına toplanıp, kiramen katibin tekelinden halka inzal buyurularak; hadiselerin ihmal edilmiş ontolojisine duhul ve vukuf umudunu somuta dönüştürecektir. Türkiye Bilgileşim Ajansı bunu vaadediyor.

 

Burada “iktisatta matematiğin ve istatistiğin yeri ve önemi ne olmalıdır” şeklindeki teknik soruna ilişkin mütalaalara yeniden bakmak mı istiyoruz!? Hayır. İktisada, çalışma alanına yönelir­ken içine düştüğü “işimi efradını cami ağyarını mani tarzda ko­tarabilir miyim” tedirginliğinin birçok açıdan gereği kalmamıştır diyoruz.

 

Ülgener’in yukarıda sıraladığımız beş adet sorusuna kayıtsız mı kalalım?.. tam aksine. Ülgener’in çekinceleri yerindedir ve hem o yüzden TBA, isbat-ı vücut karinesi buluyor. Ülgener yaşa­saydı, “fonksiyonel münasebetler analizine ontolojik boyut ka­zandırmak” istidadı sezeceği TBA’nın en güçlü taraftarı olurdu.

 

Ülgener’in incelediği meseleler dolayımında TBA’nın yerindeliği… Soruları olmuştu hazretin… bu soruları ile çare­nin, yani ekonomi-politiğin açmazlarını ve yanılgılarını bertaraf etmenin yolunu keşfettiğini işaret ediyor idi. Ancak “mümkünatı” hangi cihazlanma yöntemine yükleyeceğinde tereddütleri de vardı. Yazılarının, satır aralarında yer aldığını fehmettiğimiz şu cümleleri, acizane, biz kuralım:

 

“İktisadı, halkın içerisinden anlamaya çalışmak; soyut akıl yü­rütmelerimizi olduğu gibi bırakıp, şe’niyetlerin, içinden çıkılmaz çeşitliliğine dalmamızı ilzam ediyor. Burada, halkın hasbi ve sabırla iş işlemesi karnına kurucu ve yaratıcı irade za­mirini yüklemek işini iktisat bilimine vazife kabul ettireceğiz anlamı vardır. Bütün mahut müdahalelerden korunmuş bir ik­tisat bilimi mesaisi çerçevesi bulmak ihtiyacı hemen belli olu­yor ki, hayattan bahsetmesini istediğimiz ekonomi-politiğin şe’niyetler üzerinde derli toplu bir görüş sahibi olmasına imkan veren özerk emeller ta’dadı ve faaliyetlerin anında o ta’dada zabt u rabtı rejimini ihdas etmeliyiz”.

 

Bu rejim tesis edilir ve işletilirse ne “fiyatlar genel seviyesi” ne “kişi gelirlerinin toplamı” okumalarına gerek kalır. Bu gereğe bağlı plan ve icranın müphemiyetlerine mecbur kalınmaz aynı zamanda. “Sinir uçları ve kılcal damar ağızları”ndan temellendirilmiş bir bildirişme ve bilgileşme, spekülasyonu ve manüplasyonu gayet tabi ve gayet yetkin engelleyecektir.

 

Dolayısıyla, kaynakları işleyen ve kaynakların işlenişi görün­tüsü; işi-işleyeni-kaynağı-sonucu tam ortaya çıkaran o rejimle plancının gözü önüne serilir. Hasıla-maliyet-fire hangi kalem­lerden mürekkepti ki bulanıklığı kalkar.

 

Harcama ve yaşam standardı ve tatmin ölçümlerinde böylece ele geçen ölçme kabiliyeti sayesinde, “sosyal tanımlamaya” tam yarayan okumalar yapılabilir.

 

TBA’nı asa ve o asanın fonksiyonunu da Ülgener’in ekonomi-politik analizlerine tamamlayıcı olarak gördüğümüz kadarıyla açıklamaya devam edeceğiz.

Ekonomik Vazlarımızda Vuzuh ve İsabet

Nazariyat mesaisi, gördüğü hürmetin bi’l-misil güven duyuracak karşılığını hiç bir zaman vermemiştir. Zamanın hocaları da tes­lim edecektir bunu. İddiaya konu olan; temayül, dürtü ve ned­retler, müelliflerin kanunlarına ne vakit, ne kadar süreyle uygun gerçekleşmiştir?!

 

Bu durum, şimdinin astro-fizikçilerinin postulatlar yüzünden komik duruma düşecekleri hayretamiz şu örnekle de resmedilebilinir: Farz-ı muhal, dünya boydan ikiye yarılsa ve hayat hala devam etse, iki parça aynı yörüngede yol alagelse yani, hassas denge postulatlarının ihanetlerine uğrasalar… düşü­nebiliyor musunuz onları? Veya dünyanın yörüngesinde eş bir gezegen birden bırt halkoluverse, yani big bang zırvalığa dönü­şüverse…

 

İşte, iktisat ekolleri belki yüzlerce defa bu komik duruma düş­tüler. Düşmekteler. Kendileri dünya yarılsa da yeni bir dünya bırtlayıverse de onlar “kendi kanunlarını tavaf” etmeye baktılar hep. Sabreden derviş muradına erermiş giyebilmek için inatla çarktan çıkmayan hocalar bazen bu tatmini yaşamışlardır da. Toprağı bol olsun Sadun Aren şu anın küresel finans krizine şahit olacak kadar yaşasaydı Marx’ın “büyüme modeli”ndeki “kapitalizmin iflası” kurgusuna ilişkin ne derdi acaba? Şahit olanlardan “bakınız gördünüz mü, haklı çıktık” diyerek nanikleyenlere katılmazdı sanırım. Fakat ne kendisi ne nanikleyen ve naniklemeyen Marxgill İktisatçılar ve Marxgill olmayan iktisatçılar; “Tam Finansal Organizasyon hali almış durumdaki üretim süreçlerine” ve dolayısıyla fiyat, maliyet, kar, faiz, sermaye işgücü, tasarruf, yatırım, tüketim, fayda, rant kav­ramlarındaki tutarsızlığa düşmüşlüğe ilişkin lehte/aleyhte hiçbir açıklama getirmediler.

 

Meselemiz, ekonomik analizlerin netliği, muallakası, talakatıdır. Analizin kuvveti, ne kadar isabetle kanun vazedebileceğimizi belirleyecektir. Analizlerimizin netliği ise zihni tehevvürleri­mizi çok başarılı bir hitabete veya mihanikiyeti mükemmel formülasyonlara bağlayamacağımızı artık kabul edeceğiz. “Bana göre öyle” ve “bekle gör” ve “bak gördün mü” sigalarından te­mizlenmiş, gerçeklemeye doğru değil gerçeklerden ölçülen ve yol alan bir ekonomi-politik ancak, meseleye böyle bakarsak mümkün olacaktır.

 

Bu mümküne imkan olan TBA, muhtelif iktisat mülahazalarının odağındaki kelimeleri ihatada bakınız nasıl faydalar sunuyor…

Mübadele Kıymeti ve Atıf Konularındaki Başarı Tahminle­riyle TBA

Üretim faktörlerinin hangisine daha üstün mevki verileceği tartışması; onların stok ve piyasa miktarlarını “bütünüyle” bil­menin imkanı şimdiye kadar olmadığı halde hep sürdü. Bugün de aynı cahillikle kolektivist veya komünist veya tam rekabet şartları ön yargısına akl-ı evvellik ediliyor. Şimdiye kadar ve halen lazım olan veri “nasıl olsa öğrenilemez” o halde, ister he­men bugünün fevri ya da mutedil taze tarifelerine dayanarak yahut şu faktörü baş eğilecek yere oturtarak akıl yürütelim de­niyor. Mesela 1950’lere kadar “işletmecilik marifeti” sermaye­dardan veyahut toprak sahibinden ayrı incelenmemişti. Çünkü kahya ve müdür sermaye ya da toprak faktörüne dahil sayılı­yordu. Gerek kahya gerek müdür bugün, ne ücret ne de kar-rant amacına yöneliktir diyemeyeceğimiz ve fakat bir bünye olarak fiiliyatta kaale alınma gücüne sahiptirler. Ama hala üretim fak­törleri arasında ayrı bir faktör olarak sayanı işitemiyoruz. İşitsek de “yeni bir faktör dayatması” olmaktan başka kabule karin ma­lumat verileceğini ümit edemiyoruz. Diğer faktörleri, her üretim sürecinde mutlak yer sahibi saymamızı gerektirecek malumatı­mız olmadığı gibi. Çünkü, yeni bir faktör olarak işletmeci öne­rildiğinde “organizasyon” da önerilmelidir. Ama ilk lafını eden Alfred Marshall’den mülhem her öneren “kim bu çirkin ördek yavrusu” muamelesi gördü iktisat baronlarından. Ama o baron­lar işletme iktisadı diye bir zırvayı hala sürdürürler. Neyse, ne­den ümidimiz kırıktır? Çünkü, vitalpolitik alanına giren iktisadı, vitalpolitik gereklerine karşılık gelen sayı, standart, çeşit ve bağlantıya sahiplik bakımından müterekkip bir duyargalar ağına bağlamadan okumakla yetinilmektedir.

 

Soru şu değil mi; hangi üretim faktörünün payına düşen kıymet ne kadardır, neyden ibarettir? İşte bu suali, pazarın coğrafik büyüklüğünü o büyüklük içindeki mesleki cesameti, arazi kulla­nım dağılımını, sermaye meblağını, o meblağın tasarruf yelpa­zesini, açıktaki hammadde yekününü, o üretime ihtiyaç şidde­tini bilirsek cevaplayabiliriz. Mübadele kıymetinin payını, bu göstergelere bakarak faktörlere tahsis ettik diyelim. Elastikiyet ya da dönemsel etkilerin yapacağı oynamaları, faktörlerin artma-azalma, katılma-katılmama durumlarına göre deneyimlemek ne kadar şiddetle ihtiyaç olarak hissediliyor? Yani fiyat yani eder öngörülebilir mi? Üretimin başlatılamaması yahut faktörlerin ikame eşleri seçme durumu hesaplarında isa­bet hangi hallere bağlıdır? Bu üç soru; üretimin, nedretin mi şartların mı konusu olacağını keyfe bırakmadan yani tam reka­bet veya düzenlemeye bağlı iktisat kanunları ile tesbit ve zabtına bakıyorsak ona göre cevaplanabilir. Bu samimiyet mutlaksa yani şüphe ve art niyetli düzenleme söz konusu değilse fonksiyon ve randıman kayıtlarına ihtiyacımız vardır. Bunu da sadece ve sa­dece Türkiye Bilgileşim Ajansı karşılar.

 

Hatta ister art niyet ister inat etkisiyle üretim süreçleri bir gü­düm altına sokuluyorsa, bunu ortaya çıkarmak da TBA ile mümkün olur. Ve şu vakitler içine itildiğimiz krizin de aslında tam rekabet ve adil-masum düzenlemelerin sonucu doğmadığını görebiliriz. Ya neyin sonucu doğmuş olduğunu iddia edeceğiz? Üretim; para, kredi, sigorta organizasyonları eliyle işletilen veya işletmeden çekilen bir makine durumuna sokulmuştur. Şalter ve tesis gücü bu organizasyonun elindedir. Yoksa ne emek ne top­rak ne hammadde ne de işletmeci sürece takoz koymuştur. Geri çekilen sermaye, kendi mübadele kıymetini ve atıf payını artıra­cak ve yaptırımcı rolünü kuvvetlendirip ebedileştirecek mutlak tekel pozisyonu gasbedecek kozu ileri sürmüştür.

Büyüme Konularındaki Başarı Tahminleriyle TBA

Hesabı biliyoruz… “işgücü nüfusu ki kalifikasyon dereceleri yadsınmadan nüfus artışı”, “üretime esas, üretime açık ham­madde, yardımcı malzeme, yarı mamul”, “tesis ve teçhizatlar ki sosyal sermaye de dahil” olmak üzere üç göstergenin değişmeleri üzerinde yapılıyor.

 

Fakat randımanı, milli gelirden bağımsız değil. Çünkü üç temel göstergedeki değişme uzun vadede reel hasıla artışı ortaya çı­karması durumunda iktisaden büyüme sağlanmıştır diyoruz. Milli gelir artıyorsa ve bu iktisadi büyümeden dolayıdır diyebi­liyorsak ve istihlakten perhizsiz ayrılabilen nakdimiz olabili­yorsa finans sermaye konumuza dahil olabiliyordur. Bu da bü­yüme etkisi veren yatırıma yönelmek hala mümkündür anla­mına gelir.

 

Göstergelerden birinin artışı yavaş olduğu için büyüme rakam­ları ile reel hasıla rakamları tutarsızlık arzedebilir. Nüfus göster­gesi, tutarsızlık veyahut uzak vadelerin tahminlerinin oynaklı­ğına çok etki eden bir kalemdir. Nüfusun artması büyümeyi garantileyen ama büyüme oranını düşüren etkisi muhtemel bir unsur iken; tesis ve teçhizat genişlemesinin yavaşlığı kısa vadede büyüme oranını yükseltirken, garantiyi zayıflatan bir unsur oluverir. Bu iki unsurun değişmeleri büyüme oranına ve garan­tisine ters yönde etkileri varken kişi başına reel gelir rakamla­rında da zıt eğriler çizdirir.

 

Büyüme hesaplarının TBA ile ilgisi !?… Şudur; her üç gösterge­nin aynı zaman dilimlerinde ve devinimlerinin devrelerinin senkronize izlenmesi başarılı yapılabilirse ancak bu hesabı tut­manın bir faydası kazanılır. Aksi halde küçük bir aynadan bütün vücudumuzu görmeye çalışmak gibi abesle iştigale düşeriz. Yani, “aa büyümüşüz” veya “burnumuz büyümüş” “parça parça organ­larımız büyümüş gördük ki boyumuz da uzamış olmalıdır şu halde”, vb… zanlara, kurgulara dayalı büyüme bilgisi ile yetin­memek gerek. Hatta “aa küçülmüşüz geçenlerde” diyebilme “şu an ne kadar küçüldük acaba” sorusunu cevaplayamayacağı için hiç lazım değildir.

 

Ama büyüme hesapları yapılmalıdır. Nasıl olsa tam hesaplayamıyoruz boş verelim diyemeyiz. Ve dahi, “nasılsa kimse hesaplayamayacaktır, şu halde uydur istediğin rakamı hangisi işine gelirse” diyebilmek cesaretine kimse soyunamama­lıdır. TBA, neredeyse günlük güncelliğinde veri sağlayacağı için büyüme hesaplarını tastamam önümüze koyar. Ve yatırım gü­cünü şeksiz şüphesiz belli eder.

 

Ya bu üç unsurun birbirine etkisi… belki bazı süreçlerin hangi unsura dahil edileceğini tayin sorunu nasıl halledilecektir? Bir diğerine hangi kurgu yoluyla ne kadar tesir eder ve bu tesir mü­esses midir? Yoksa genel bir hızlandıran fonksiyon tanımlanıp bu üç unsurun zımnındaki o fonksiyonla birbirlerine müdaha­lesi çizilebilir mi? İşte burada aranan cevaplar; ekonomik faali­yetler, meslekler, ürünler, amaçlar, fonksiyonlar, faydalar, en­vanterler başlıklamasıyla ülkede olup-bitenin anında kayıtlara dönüştürülmesini gerektirmektedir. Bunu da TBA temin eder.

Prodüktivite ve TBA

TBA, gerek işletmelerimiz gerek kabine ve gerek kamu idare­sinde sorumlu kadroları uyarıcı ve yol gösterici bir teşkilat de­ğildir. TBA, selektif kredi sağlayıcıların proje değerlendiren kadrolarına danışmanlık sunan bir teşkilat da değildir.

 

Tam bu noktada, müteşebbisin ve bir de politikacının ve yanı sıra kamu idarecisinin “kıymet yaratmakta başta gelen” ne­dir sorusuna mukabil birşey beyan edecek olan iradeye yön veren bilginin sıhhatini ve kullanılabilirliğini ve bu üç sıfatı haiz zevatın kurumlarının ortak dili konuşmalarını sağlayan bir alt­yapıdan bahsedebiliriz ancak.

 

Kararın konusu; prodüktivite, rantabilite, atalet, bütüne nüfuz anahtar kelimelerine dokunmaktadır. TBA kararın ve hükmün tayininde yani işin başında ve sonunda olmak üzere iki safhada “hangi ölçüye göre” muayenesine kriter sunmaktadır. Burada hemen akla gelen ya “rejimde kolektivist” veya “meşveretçi re­jim” işletmek oldu şimdiye kadar. Oysa herkes işini yapsın; işi­nin yanında bir de rejime uyduk mu uymadık mı murakabesine ve kırtasiyeciliğine takılınmasın. İşini yaparken lazım olan bilgi ve o bilgiden dolayı hesaba katılması gereği doğan bilgi ve işin doğurduğu bilgi ve başka işlerden doğan bilgiyle bağlantı bil­gisi,… rejim ne olursa olsun daima aynı teemmül ve aynı zarf var sorumlusunun önünde. Ki işte TBA burada durmaktadır. Yok öyle değil demek ekstrem-mahdut çalışmak ısrarı anlamına gelir.

 

Bu sözler, ne iş yapılacağı ve ne kadar kıymet yaratılacağına odaklı takip ediliyor ister istemez. Ama kaybın ölçümü de ko­nuya dahildir. TBA bu bakımdan da önyargılı bakışa “nesnelliği” kullandıracak denli velüttür. Bu gücünü de “tashih edici”yi bul­durma kaabiliyetinden almaktadır. Aksi halde icracı “ben yap­tım oldu” deyici olup çıkar.

 

İzahı…, alternatif planların birbirlerine izahtan kaçmalarına gerek bırakmayacak kadar, izah hazırlayıcı gücü ile TBA; he­deflerin (mesela iktisadi ve sosyal nitelik farklarından dolayı hedefler) farklılığını, teğetlerini, kesişmelerini, uyuşmazlığını netleştirir. Bu bakımdan “külfet” ve “feda” ayan olur.

Envanter ve Zihniyet ve TBA

Tam da burada “hadiseye ve hale vukuf kesbetmenin” ya da edememenin zihniyetle alakasına bakmayı deneyeceğiz. Disipli­nimiz iktisat bilgisinin işlenmesi konusuna, Ülgener’in incele­meleri formatında temas etmek olduğu için alt başlığımız “en­vanter ve zihniyet” şeklinde teşekkül etmiştir. Biliyoruz ki, “zihniyetin iktisadi devinimine” müessiriyetinin filosofisine mesaisi bakımından Ülgener, ülkemizin temayüz etmiş en çok üç-dört aliminden biridir.

 

Zihniyetin görüngü alanı olmak bakımından işletmelerimiz ve işletmecilerimizi birinci; ikinci sırada da bürokrasimizi ve bü­rokratlarımızı konu edinmek gereği altındayız. Başka görüngü alanlarını da konu edinmek, muhtelif amaçlara yönelmiş ince­leme ve tahliller için anlamlı olabilir elbette. Buradaki anlamı sarahaten tebarüz ettirecek bir açıklama cümlesi olarak, alt baş­lığımızı şöyle tefsir edebiliriz: “İşletmeciliğimiz ve bürokrasimi­zin, iktisadi zihniyet yoklamaları ışığında sayı ve rakamla has-ı haline dair”.

 

Rehavet, üşengeçlik, yetinme, kaçınılmazlık, içgüdü… İşletme­cilerimiz sadece kaçınılmazlık içgüdüsü dolayımında ve bürok­ratlarımız da sadece yetinme rehaveti ile üşengeçliği halet-i ruhiyesi müktezaı yolunda “sayı ve rakamla” ünsiyet içredir. Yani, işletmecilerimiz ve bürokratlarımız sayı ve rakamdan yoksun muayene ile ne kadar teşhis gücüne sahipse ancak işle­rini; o kudrette yorumlara terk etmiş bulunuyorlar. Bu hal, ülke kaynaklarının envanterine muttali olamadığımızın ispatıdır.

 

Karar almak ve karar yapmak işi demek olan yönetmek, malu­matın noksan ve dolayısıyla yanıltıcı olduğu yerde kat’iyen isa­betsizdir, başarısızdır. Ama yine de iyi-kötü bir yönetmek me­suliyeti taşıyan olduğuna ve kamu idaresi ile dükkan sabahtan akşama açık tutulduğuna göre bu halin, öğrenilmesi gereken bir hakikati vardır herhalde.

 

Halin hakikati şudur ki, işletmecilerimiz, çabuk ve ani karlar elde edebildikleri süreler zarfındaki birikimlerini altına, gayr-ı menkul ve faize yatırarak dükkanı açık tutmaktadırlar. Ama dün mandıra işleten hemen yarın züccac oluvermişse şaşırmıyoruz. Fakat değişmeyen cihetleri hep, altın veya arsa-arazi-binek veya banka hesabı zenginlikleridir. Yani kararsız ve kaprisli sermaye­den başka bir tenevvü, tehevvür elde edilmemektedir. Neyi feda etmek adına, neyin aleyhine bu sonuca getirip bırakıyorlar bizi işletmecilerimiz?! Maharetli, marifetli, oturmuş, ihtisas sahibi işletmeler ve güçlü, dinamik pazarlar feda ediliyor ve böyle bir iktisadi bünye aleyhine yuvarlanıyoruz. Kazanan sadece dük­kancı ve kazandığı ise sadece nükut ile lüks. Hedef; nükut ve lüks olunca sayı ve rakamla halvete mahal kalmayacaktır tabi. Şöyle arada bir ve mecburiyete yetecek kadar kağıt-kalem-katip neyimize yetmeyecekmiş ki!? Yılın başında emval ve nükut beş lira idi de yılın sonunda on liraya çıkılamadıysa, karnesi böyle olan işten çekilmek lazımdır. Düne nazaran vasatın (yani evre­deki herhangi bir hatırlanabilinir sükunun) dışında birşey olma­dıysa işler yolunda gidiyordur ve yılın sonuna dek böylece kalı­nabilir. Yok öyle değilse zararın neresinden dönülse kardır. Yani istim üstünde ama akla değil tamamen beylik hissi feverana teşne iş idaresi… Kafa bu oldukça her an ve hareketin her sayı ve amelin kaydına ihtiyaç duyan ölçme ve karşılaştırmaya, envan­tere kim değer verir ki?

 

Kafa bu oldukça, devletin tahsildarı (!) ve tanzimatçısı (!) hangi derekede ikna ve ithal edilecekse o kadarcık kayıt kürekten ötesi; meşveretiniz olmayan bir insanın evinizde yaşamasına ses çıkarmamak demektir. E, yıldan yıla selamlaştığınız bir masanın levazımına, maişetine para harcayacak değilsiniz herhalde. Ha, bugün her dükkanda ve her odasında birer bilgisayar var ama! Sonuç yine aynı. Fakat rind oldu yobaz. Zahit mi… güldürmeyi­niz. Yobaz, yani mana ve ehemmiyetine tedahül etmediği halde, inanmadığı halde öyle görünen adam. Merdiven altından geçmez ama uğursuzluk getirdiği lafını da hurafe canım diye alaya alır. Bilgisayarsız dükkan açmaz ama kayıt kürek de tutmaz.

 

Serserinin azığı yorulmadıkça artar, pişecek armudun düşmesine açık ağzıyla hep gözü yukarda. Benzetmeler, hata edelim diye yapılmaz. İşletmecilerimizin, dudak büküp geçtikleri serseri ve avarelerden hiç farkı var mı acaba? Sadece açgözlülükleri bakı­mından değişikler, o kadar.

 

Oysa bir baltaya sap olmak, bilezik becermek, maymun iştahlı olmamak, ihtikara-narha bel bağlamamak, sebat ile semahat ile iş işlemek, hesabını bilen kasap olmak, vatanına kazandırdığın için kazanabilmek, “niye yaptığın ile ne kazandığın” rızkın ilmi­ğidir anlayışı hep işletmeciliğimizin ahlakı sayılmışken bu ne perhiz bu ne turşu!

 

Saldım çayıra, Mevlam kayıra… Rasyonel bir sevk ve idare, optimizasyon, fonksiyon ve randıman karşılaştırması yapmayı deneyelim.

 

İktisat tarihçimiz Mehmet Ali Genç’ten, Şevket Pamuk’tan öğ­rendiklerimiz bize gösteriyor ki, perhiz yoksa turşu sorun ol­maz. Bir güvensizlik bir mahremiyet sorunu var ortada. Siz eğer bir esnafın, zanaatkarın dükkanını iflasen feshettiğini müşahede edemiyorsanız ve dahi dünyadaki herhangi iktisadi krize yapıcı tesir edebiliyorsanız ve dahi iktisadiyatınızla bir krize düştüğü­nüzde buna sebep-vesile olan mebdeleri ve failleri hemen bula­biliyorsanız ve dahi fiyat ve istihlake koyduğunuz veya kaldırdı­ğınız tahditler nevzuhur zengin ve müflisler halketmiyorsa sizin sayı-rakam, kayıt-kürek, hesap-kitap ile aranız çok sıhhatli de­mektir.

 

Fakat bu sıhhati tutturamıyorsanız mezkur efale dahil yani ik­tisadiyatınızın failleri; fiillerinin mebde-sebep-sonuçlarının muhafızı veya emin eli makamında birinden mahrum olmalıdır. İşletmenin sırları bir diğer işletmenin sırları ile yan yana alta alta geldiğinde pazarın tam tasviri elde edilebilir ki, bu iş ve yetke esnaf ile zanaatkar emaneti ve kefaleti müessesesini müktezadır. Aksi halde el yordamıyla iş yapmak tehlikesini göze alan işletmeci mahremini ifşaa vesika olacak hiçbir kaydı küreği tutmaz, değişme ve hareketi kimseye bildirmez. Cebir altında bildirdikleri ise birer bilmece olur çıkar. Ya “kitabına uydurur” yahut zaten bilmediği-hatırlamadığı, hatırlamak istemediği için uydurur. Beyannamesi yani, aslında bir düzmeceden ibaret kalır. Yani mecburen doğru yalan söyler. Giderek işi, doğru yalan söyleyerek haksız kazanç sağlamak hünerine vardıranlar arz-ı endam ediverir.

 

Dün icrası görülmeyen bir fiilin-efalin bugünün icapları arasına girmesinin nedenleri, bir tohumlama ve tohumluk ayırma ira­desi manzumesine değil de “nasıl oldu anlayamadık, oluverdi işte” bahanelerine bırakılmışsa orada “iktisadi faaliyetin muha­fızı ve emini ve kefili” yoktur. Sureta var, adeta var ama aslen yoktur. Günün icapları arasına girmiş icra; tavır ve davranışlara sirayeti “iradi kararlılıkla mümkün” oldu diye ille de iyidir ve fakat “kendiliğinden oluverdi” ise kötüdür denemez tabi.

 

Eğer beşer; gereği, gerçekliği, geçerliği ve yerindeliği, yeterliği muhakemesi ve muhasebesiyle iş işlememekteyse, öngörüldüğü ya da öngörülmediği halde hazıra gelen her ne ise “iyi” olacaktır. Bu tefhim bir dükkan sahibi için terbiye iken iş-kamu-hane amaçlarının ihya ve memadına vazifeli olan için iştir. O, işlet­mecilerimizin ve hane fertlerinin her türlü harcamalarından yani istihlak ve tasarrufundan mesuldür. İstihdam ve istihsalin­den mesuldür. Mesela, bir mera ve bir de davar miktar ve ömürlerinden mesuldür. O yüzden pazarın muhafızı, emini ve kefilidir. Sermaye hareketlerindeki süregeliş bir yığılmaya mı bir birikmeye mi varmaktadır? Niye öyle olmaktadır? Soruları onun muayenesine tevzif edilmiştir. Bu ihtiyar ona; çoklu disip­lin tahsiline, ehliyetine, irfanına, konusundaki salahiyetine da­yanılarak tevdi edilmiştir. O, vazifesini mütedahiller için bir terbiye ama kendisi için işleyiş talimatı olduğu üzere yapmaktaysa sağlam yapılandırılmış ve iyi işleyen bir bilgilenme fonksiyonuna sahip demektir. Ve muayeneleri rehaveti bozu­yor-bozmuyor, üşendiriyor-üşendirmiyor mülahazalarından korunaklı olacaktır ki, “yetinme” saikaları bir faika sayılamaya­caktır.

 

Bu tablo şu misal ile şöyle müşahhastır. Bugün “kapasite kulla­nım istatistikleri” için dükkan sahiplerinden form doldurması isteniyor. Doğru yalan söylemek mecburiyetinde bir denek aynı zamanda röleve yapmış oluyor burada. Fakat, o dükkanın kul­landığı enerji zaten hemen iki adım ötesindeki santralden dağı­tılmaktadır. Zaten devlet bankasından açılan kredi ile makine ve teçhizatını temin etmişti. Ve maliyeye verdiği bilançoda hangi demirbaşlara sahip olduğunu bildirmişti. Kaç saat çalıştığı si­gorta bildirgesinde yazılıydı. Daha bir çok “veri kavşakları” var iken yani, “kapasite kullanım istatistikleri için” form doldur­maya ve hatta doldurtmaya ne gerek var! Gerekli olan bu veri akışı ve kavşaklarının “anlık monitoring”i için bir otomasyon kurulması değil midir? Bir başka misal daha getirebiliriz. Eğer böylesi bir otomasyon “kamu idareleri iş ve hizmet istatistikleri” mesaisi için kurulsa, ayrıyeten bir istatistik röleve kağıdı dol­durmaya devam edilmez, standart tanımlı amaç-iş-meslek-faali­yet-sonuç verilerine dayalı rapor üretimine geçilir.

 

Bu fonksiyona sahip olmayan bürokratın düzenleme ve yönetme kabiliyeti ve verileri bu fonksiyona bağlanmamış işletmeciliği­mizin randımanı ile hem bürokrat hem işletmecisinin kullan­dığı/yararlandığı Türkiye Bilgileşim Ajansı (TBA) sayesinde yönetim ve randımanın arasında dağlar kadar fark olacaktır.

Mevaz’-ı Etraf Nizamatı Olarak Yeni Bir Dünya Kurmak ve Oradaki İkametimiz.

Etraf’ın bir çerçeveye oturtulması tefekkürü dairesinde konu­şuluyor. Bu minvalde bir iki söz edelim. Mevaz’-ı Etraf diyelim bu gündeme. Mütemadiyen gündem olmuş bir gündem. Haliyle bir merkezi müktezadır. Ve o merkezin bir müellifi vardır. De­mek ki, müellif kim sualini üzerimize çekiyoruz.

 

Amerika Birliği, Rusya, Avrupa Birliği, Türkiye, Çin, Güney Amerika, Afrika Birliği, Arap Birliği, Akdeniz Birliği. Commonwealth, 4. Reich, Karadeniz Birliği, Hazar Birliği.

 

Bir adlar devşirmesi aslında bu liste. Hiç eleme yapılmamış değil tabi. Belli muhaverelere katılmış isimler olmasına dikkat edildi­ğinde bu liste “anlamlı bir liste” sayılabilir. Tabi, ekleme önerile­rine açık olunduğu belli edilmeli. Muvazaalı mıdır yani!? Evet. Ancak işbu liste de bir refüzyon kritik konusu edileceği için, rahatça, buradan yürüyebiliriz.

 

Takibeden adı, “refüze eden akıl” seçmesi yapmaktır ki zaten, seçilen akıl “mevaz’-ı etraf” tayini kudretine sahip bir akıl ola­cağı için, listeye, bir bilincin görüngüsü değeri vermek gereki­yor.

 

Burada, listenin her bir maddesini müellif tahtına oturtmayı deneyeceğiz. Zımnen kaale alınabilirliğini ve işlerlik kabiliyetini sınamış olacağız.

 

Hassaten ifadeye muhtacız ki, merkez adaylarının bir karakte­ristik ve bir de duyarlık eşkali ezberimizden etkilenmemek pek zor.

 

Aynı ihtiyaç şiddetiyle ifade edelim ki, 1989 sonrası manzara­nın, işbu yazıya sebep olduğu aşikardır. Bu aşikarın kısaca serdedilmesi faydalıdır. Dün iki kutupluluk mehaz-ı taraf keş­finde çok belirleyici idi. Bugün bitaraf kalınamayacağı herkesin ittifak ettiği bir mefhumdur. Ya iki taraflısınız ya çok taraflısınız ya herkese karşı tarafsınız. Bir tür çok kutupluluk durumu yani. Bu karine istikametinde merkezin değil ama etrafın vaz’ında yüklü ehemmiyet dikkatlerimizi daha çok çekiyor.

İki Kutupluluktan Arta Kalanlar…

Biri diğerini yendiğini ilan etti. Karşılığında ise bir red yahut itiraz beyanı işitmedik. Amerika Başkanı “soğuk savaşı biz ka­zandık” demişti.

 

Savaşın tarafı olduğu yolunda resmi bir kabul anlamı vardır o sözün. Yani bir kaybeden tarifi olmalıdır Amerika’nın. Ve taz­minatlar yüklediği bir mağlup göstermeliydi. Fakat soğuk savaş dolayımında Amerika ile mütareke masasına oturan bir taraf görmedik. Sanki bir olimpiyat oyunuydu ve kazanamayana ceza yerine galip olamamak yetmiş gibi. Tabi, manzaranın içinde “ne kazanması kardeşim, bir savaş mı vardı ki” diyen de yok. Bu okumanın anlamsızlığı bize şunu gösteriyor: Bilinmezlik kap­lanmış olan birşey ortaya çıktı. Yani, tecahül-ü arifane bakış, bilmezden/görmezden geldiğimiz şeyi açığa çıkarıyor: Tarif-i mecahil. Yani. Amerika bir besi, bir mahsul için çalışmış ve hasadı 1989’da başlatmış 2000’de kaldırmıştı. Şu halde, mevcut güncel manzara ise mezbahanın tertip-tamiri ve tarlanın anı­zıyla uğraşmak oluyor demeliyiz. Hasadın ne olduğunu tesbit edebilir ve hasat takvimi zamanında hasat arkası görüntüsünü veren tarlaları bulur ve ambara taşıma yollarını keşfedebilirsek “sözde mağlup kutup” da teşhis edilebilecektir.

 

Hasat arkası ilk görüntüsü alınanlar; bir, ekin miktarı ve tarla sınırlarıdır. Ekin miktarı esas alınarak ticaret sözleşmeleri yazılır ki o sözleşmeler kimin ne kazandığını belli eder. Evet bir anda birçok şey belli oldu. BM üyeleri arttı. O üyelerin imza koyduğu sözleşmeler ekin miktarını belli etti. Ve ambarı. Yani hangi tarladan, ne, nereye taşınmış öğrendik: SSCB köyünün Demir Perde Eskisi ve Bağımsız Devletler Topluluğu denen ovaların­daki tarlalarından Avrupalı ve Kuzey Amerikalı Para Yollarıyla gidilen ambarlara mahsul taşınmakta imiş. Soğuk savaşı biz ka­zandık lafı da “kahyaya çavuşlarıyla aynı masaya eşit statüde oturmayı dayattık ve gıkı bile çıkamadı” demek oluyormuş an­ladık.

 

Görüntüye giren ikinciyi görmek için, mahsulün ne türde oldu­ğunu tam anlayacağımız bir bakış atmalıyız. Bu anda IMF’yi fonlayan merkez bankalarının libora yakın -neredeyse libora eşit- faiz taahhüdüyle yeni BM üyelerinden topladığı paraları görüyoruz. Ağırlıkla dolar cinsinden faiz taahhüdü çevrimine söz geçiremeyen diğer merkez bankaları da Avro cinsini ihdas etmeye giriştiler. Ekin cinsi artabilirmiş demek.

 

Son yirmi sene boyunca, öncesinde olduğunun 8-10 katı kadar açılmış olan mal ile para tedavül dengesi; bu farkı garanti edecek “mevaz’-ı etraf” işinin hala bitirilememesi yüzünden büyük bir risk teşkil etmeye başladı. Aslında, garantör bir “taraflı” nizamat telif edilebilmiş olsa mal ile para tedavül dengesinin ne yana yattığı herhangi risk telakkisine vesile sayılmayacaktı. Bir ga­ranti sağlayan nizamat işi tamamlanana kadar geçerli olacak herhangi düzeltme yapılabilir miydi!? Evet. Ama bu düzeltme; bugün mevcut olup yarın da işe yarayışlı bir angajmanı bozma­malıydı. İyi de birşey yapmak da yapmamak da hal-i hazır an­gajmanı kaybetmemeyi garanti etmiyordu ki! Ve bugün angaje­lerde bir yan basma / yan çizme yaşanmıyorsa, kendileri, “hiçbir nizamat garantisince himaye edilmez durumdaki FİNANSAL ORGANİZASYON’a gebe (sözde) üretime” mecbur idilerdi de ondan yaşanmıyordu. Ya finansal organizmalarla temas gerek­tirmeyen üretim tesisatı hasıl ediverirler veya bu ihtimale ilişik bir kalkışma konuşulmaya başlanırsa!? Batsın yerin dibine de­dirten bir galibiyet(!) ya da hasat.

 

1990’lara giren ağa, yirmi yıl daha yaşadığı iktidarın son on yı­lını böyle kabus içinde geçireceğini bilseydi “orağı kendi eline alır mıydı” acaba? Bu ihtimali hesap edememiş olabilir mi? Ya­hut bizim göremediğimiz ne muhteşem ince bir hesap yapmış olmalılar ki bizim kabus saydığımız onlar için değil? Kabus falan bizim kuruntumuz yani… Mevazı bozarken ya da bir mevazdan çıkarken bir sonraki, evvelce kurulmuş da olabilir. Ve bizim birşeye benzetemeyişimiz onlar açısından çok verimli bir toprak oluşumuzdandır(!)

1989 Niçin Yaşandı?

Bu soruyu, “biz kazandık” diyen, iradenin dışında mı muradı dairesinde midir anlamak için soruyoruz. Senesi, önceye sonraya tekabül edebilirdi. Ama, büyük bir sapma bekleyemeyiz. Yani, bir öncesinde yaşanmış olanın yeşerteceği şeyin gereksindiği müddeti gözetmek şartına bağımlılık söz konusudur.

 

1917’ye gidelim. Duma’da üç görüş var. Petrovik (Büyük Petro Ruhuna Sadık), Menşevik, Bolşevik. Petrovikler’in, ittihatçılar (Osmanlı’da Rusya’daki Petroviklerle aynı dönemde muktedir olan bir parti) gibi yüzleri yerde. Ülke adına söz söyleme mev­kiine sahip olanlar diğer iki klik. Bunlardan Menşevikler “çok şaibeli şekilde” Duma’dan çıkıyorlar ve o celsede Bolşevikler hükümet oluyorlar.

 

1991’e gelelim. Gorbaçov, Shwardnadze gibi (bu yılların Menşe­vikleri) Postmenşevikler, Bolşevikleri yavaş yavaş tasviye eden sözler anons ediyorlar dünyaya. Ve topa tutulan Duma’da hü­kümet Yeltsin şahsında Petrovikler’e devrediliyor. Bugün Du­ma’da “yedekte tutulur gibi” Menşevikler var, fakat Bolşevikler hiç yok. Bolşevikler’le geçen süre çok enteresan.

 

Bir Benzetme Yapalım. Gücünüzden cesaretle gözünüze kestir­diğiniz bir arazi var. Üstelik iktisaden nemalanabileceğiniz bir­çok özellikte. Daha önemlisi “mevaz’-ı etraf nizamatına” büyük katkılar devşirebilirsiniz o yer üzerinden. Ama bir süre bu me­sajı vermek zarfında el altında tutmaya mecbursunuz. Daha çoğunu yapmak durumunda değilsiniz, çünkü başka meşgalele­riniz var ki ehemmiyeti daha şiddetli. Bu kadroya bağlı olarak yapacağınız en zekice iş şudur. Orayı, güdümünüzde bir kah­yaya vaadeder ve amele edinmesi için ona gerekenleri sağlaya­rak arazide otorite kurmasına yardım edersiniz. Bu, keseceğiniz bir kümes hayvanını semirtmek gibi bir tablo. Tabi amaç böy­leyken arazi örneğimize uyan tezgah şudur: O yer sizde, sömü­rülmeye layık olmaktan başka bir kıymet taşımadığı için; sömü­rülecek olgunluğa erişmesi adına yapılacak hazırlıkların hepsi “ora halkının hak ve görevi” saydırılmış olsa yeğdir. Eğer ameli­yeyi de siz üstlendikten sonra, o işi, sorumluluğu altında oldu­ğunuz kendi araziniz için üstlenirdiniz ya! Çünkü imar etmedi­ğiniz toprağınız kalmamış değil ki! Bu hesabı yapan İngiltere’dir.

Ve tatbik ettiği araziler: Rusya, Hindistan, Çin, Mısır, Türkiye, Meksika gibi ülkelerdir. Biz bu örneği Rusya için benzetme yoluyla yaptık yukarıda.

 

İş 1939’a kadar tıkırında yürüdü. Çünkü üzerine bahis koyulan Bolşevik kahya pekala gayretli çıkmış idi. Hani şu “ehemmiyeti daha şiddetli” işleriniz vardı ya. O işleri başınıza açanlar, sizden daha sabırsız ve çalışkan olarak yol aldılar ve daha büyük işler açtı başınıza. Müttefik aradınız kendinize. Zira eski müttefikle­riniz o “delifişek” hasmınızın ya ayağı altında hareketsiz kalmış ya da onun yanında yer almışlardı. Rus Kahya’nız ve diğer kah­yalarınız ya yeterli değil ya tarafsız takılıyorlardı. 1863’te kızı­nızı evlendirdiğiniz araziden müttefik istediniz. Buldunuz. Ama hem tarihi hem meblağı yazılı olmayan bir çek koçanı karşılı­ğında. Banka sizin olduktan sonra ne çekince koyacaktınız ki! Verdiniz. Nereden bilebilirdiniz ki “çek yapraklarını ibrazla bitirmek” niyetinde değilmiş damat. Bir yaprağa tarih başka bir yaprağa meblağ yazıp, arkasını ciro ederek “kahyalarınıza”, ken­dilerini satmak karşılığında ödeme aracı olarak kullanacakmış… nereden bilebilirdiniz. Damadınızın satın aldıklarını siz ödüyordunuz. Karşılığı yoktur demeye acaba cesaret edebilir miydiniz?

 

Üstelik o tarhları siz açmıştınız ve bu yüzden çantada keklik sanıyordunuz. Meğer ne av kalmış ne avlak. Kurduğunuz dük­kanı damadınız işletmeye başlamıştı artık. İflastan kurtulmuştu­nuz, bu bir gerçekti. Beraberinde başka bir gerçek de vardı ama. Artık mütekait bir kayınvalide idiniz. Kızınız da kocasına aşık. Sahnenin yeni ve kurnaz aktörü, Bolşevikler’e, İngiliz bankala­rından finanse ederek “araziyi genişletmesini” önerdi. Yeter ki kahya istesin, para kolaydı. Çek yapraklarından birini ciro et­mek yetiyordu. Karşılığında, kahya “tu kaka” ve kurnaz damat ise “dünya tatlısı” olarak lanse edilecekti. Dünya “kakadan te­mizlenecekti elbette”. Bu bir gün mukadderdi. Zira bu hesapta “her ne kadar tufaya getirilmiş” olsa bile bir “kayınvalide” yer almakta idi. Ve ayrıca “semirdikten sonra” ya da “sarardıktan sonra” kesilmeyen “keseden götürür”dü. Kahya’ya teşekkür edildi ve “kesim” yapıldı. Tarih 1989.

Diğer Kahyalarla Hesap Görme Zamanı

İki kutupluluktan arta kalan, kurgunun müellifinin diğer “hazır kahyalar”la hesap görmesi imiş demek ki. Dolayısıyla bir kaos falan yok. Sadece hesap görülen ve eskimiş olan kahyaların ye­rine yeni kahyalar alırken eski kahyalarla hesabı görmenin gü­rültüsüz, patırtısız gerçekleştirilmesine bakılıyormuş meğer.

 

Bu paragraf ile “Türkiye İkameti” başlığı çıkartacağımızı beyan etmeye çalışabiliriz. Bir Türk, bu noktadan sonrasını “gizli cel­selerde” konuşma konusu edinmelidir zira. Emin olunuz, yeni bir dünya savaşı çıkmayacak artık. Çünkü, bu ancak “soğuk sa­vaşı kazanan” veyahut “müttefikleri” elinden mümkündür ki o da mahut oyunculuklarının / senaristliklerinin / direktörlükleri­nin / prodüktörlüklerinin sonu olur. Dolayısıyla bu hükümetle­rin çıkardıkları son savaşları müşahede ediyoruz. Çünkü kesik kahyanın yerine geçecek adaylarda “uyumluluk esasına yara­yışlı” bir sömürge valiliği liyakatı ve ehliyeti arıyorlar. Çatışma esasına yarayışlılık kriteri ile seçilmiş eski kahyalarla “hesap görüldükçe”, o esası tesis etmiş olan “kayınvalide ve şerikleri”ne yarayan rejim devreden çıkarılıyor olacak. Finansal kriz “uyumluluk esasının” işletildiği rejime geçişin eşiği olarak kulla­nılmak adına engellenmemiştir dahası getirilmiştir. Bunu des­tekleyen “müdahale hakkı” tanımları olgunlaştırılıyor. Sabırsız ve delifişek hortlamasının önüne geçmek için “Japonlar’ı yola getiren”e benzeyen bir model kahyalık icat edilebilir, nasılsa. Ez cümle; mevaz’-ı etraf, bunu uluorta konuşanları harcı değildir. Çünkü konunun kılıfı “nezaketin ve acımasızlığın tevili” ince işine dahildir.

Nezaketin ve Acımasızlğın Tevili

Herkes bir kutup; ikili-üçlü kutup; çoklu kutup… Butlanını ispat etmek için o kadar seferber olunduktan ve “mağlup” etmişken; yani dünyada “savunduğunuzdan daha mükemmel” hiçbir dünya görüşü yok diye kabul ettirdikten sonra bir karşı tezi ihya etme­nin alemi yok. Değil mi, “düşman ithamıyla tezyif ve tahkir” ederken sempati toplaması riski içermeyen bir “kahya” bulunamıyor…

 

Aslında var ama ya temelli riskli ya düzmece düşman olduğunun keşfedilmesi çok kolay onların. Riskli olanlar çevreciler ve müslümanlar gibi görünmekteyken; düzmece düşman olarak “uyumsuz üçüncü dünya”, “intikamcı üçüncü dünya”, “radikal islamcılar”, “antihümanistler” gibi örnekler görülebilecektir. Demek oluyor ki, düşman yaratmanın tutmayacağı belli. Peki “düzmece rakip”!? İşte bu riskli olanlar sınıfına girer. “Bu mü­kemmel dünya görüşünü layıkıyla gerçekleştirecek” tek ülke benim diyen ama varsın beceriksizliği yüzüne vurulsun diyecek şaklaban bulunabilir mi? Bulunsa bile “hipotezlerine, projelerine sizin esaslarınızdan türetildiği” halde tökezlesin diye tuzaklar kurmanıza kimse destek olmaz ki! Hatta desteklemenizi bekler­ler.

 

Fakat, “o kadar da desteklemiştik niye tutmadı acaba” demek günü geldiğinde “aa bakınız şurada hata edilmiş imiş” diye, ifsat etme şansının ta baştan pazarlığını yapabildiğiniz rakiplere ne dersiniz!? Bakınız bu yoldan gidilebilir. Bir muayene edelim bakalım: Uyumluluğa yarayışlı mı? Evet. Tahtı kaybettirme riski var mı? Hayır. Harcanan enerjileri size akıtmaya alet üretiyor mu? Evet. Sizin ameliyenize ihtiyacı var mı? Hayır. Kahyalar düzenini uygulamaya gelir mi? Evet. Kahyalar arasında çatışma doğurur mu? Hayır. Katılmayana müdahale etmemize kapalı mı? Hayır. Sabırsız ve delifişekleri durduracak model doğurganlığı var mı? Evet. Hayata geçirme ve hayatta tutma ortamı nedir? Herkesi muhayyer kılmışsınız sandırın ve aslında sizden akredite talep etmeyi kanıksatan bir atmosfere ihtiyacınız var. Bir tür postliberat. Müslümanlar ve çevreciler gibi, meydan boş bırakılınca alıp başını gidiverebilecek sinerjiye sahip olanları da boş işlerde yarıştıracak tezgah olmaya istidatlı bir postliberat.

 

Peki medeniyetleri çatıştırsaydık daha karlı ve keyif verici ol­maz mıydı? Evet, ama o halde ya eski rejimin müellifleriyle üleşmeyi kabul etmek lazım ya da seküler çevreciliği tekele almak. Eski rejimi işletmek ikinci kutba birini ve kuvvetle muhtemel müslümanları koymayı gerektirir ki bu çok risklidir. Zira tarihsel materyalizmden beslenen bir toplumsal yapının aksine yaradılıştan beslenen bir toplumsal yapı; kumanda almazlık noktasına her an geliverebilirliği çok yüksek risk taşır. Eski rejimle esasta bağlantılılık az kazançlı ve riskli görünüyor. Medeniyetleri çatıştırsak ve hem risksiz hem karlı yolda gide­bilsek… Bu, mevcut mevkii başkalarına bırakmaksızın mümkün değil. Hem dar alanda paslaşarak geçirilen bir kuluçka devresine ihtiyaç duyar ki, o süre içinde atı alıp Üsküdar’ı geçenler olabi­lir. Yine de bir alternatif olabilir.

 

Ya, mevcut mevki bir dönem kapalı devre geçen süre içinde başkalarına bırakılsa da medeniyetleri çatıştırmak esasından uzak duracak bir merkez kurulamaz mı? Birçok belirsizliğe rağ­men bu da bir alternatif olabilir.

 

Sonuçta, çevrecilik de postliberat da dincilik (hristiyanlık yahut müslümanlık) de başkalarına temelli terkedilemeyecek değerde görülüyor. En gerçekçi ve geçerli yol postliberat olarak belirgin. Yerindelik ve yeterlikleri bakımından birçok şey de hazır. Yükü de az. Bir moderatör gibi çalışmayı engelleyecek çok konusu da yok. Bu konjonktüre teşne bir yığın aktör var hani. Hiç kimse zoru gören ve hiçbir şey kazanamamayı da göze alan adam ro­lüne hazır değil. Hazır olmayı da arzulamıyor. Ne de olsa modernist rekabetinde kaybeden yok! Sadece en çok kazanan biri olmuş diye takılıp kalmamak yeterli. Aza kanaat etmeyen çoğu da bulamazmış ya. O misal. Şu halde rekabeti ve hırsları yani çatışmayı bireyler arasına itmek gibi bir iş verilmelidir kahyalara. Proje ve performans yarışmaları tertiplemeli ve bi­reyler ligi, şirketler ligi, birlikler ligi, kıtalar ligi, dünya ligi ih­das etmeliydi. İsteyen herkese karşı “bir tara”, isteyen ikili-üçlü taraf, isteyen çoklu taraf teşkil etsin farketmezdi ki. Dileyen dilediği gibi telfik yapabilsin hatta. Yeter ki, rejimin en layığı benim dedirtmek için didinsin dursun. Meşrep farkları mı? Yeri, zamanı ve mahiyetine göre tevil edilebilirler nasılsa. Mesela meşrepler, ihtisas alanı olarak lanse edilir. Maksat yarışa katıl­maktı diyerek kendini teskin yahut motive edemeyip hır-gür çıkaranlara ne demeli peki? Tektir, tecrit… daha olmazı cezalan­dırma. Cezaya kefalet eden çıkarsa! E bırakın kefaleti tahsil edi­verelim canım.

 

“Etraf” böyle olacak. Bu cümleyi telaffuz edebilecek bir merkez var mı dünyada? Biz daha zor suallere kafa yoruyoruz. Siz buna cevap arayadururken biz, “etraf böyle de olmayacak” demeye münasip çağı açtık ki şimdi alan açmaya bakıyoruz. Allah her­kese müstahakkını verir.

Mevaz’-ı Etraf Aletlerinden Olarak Finansal Organize

Aktörleri, biliyoruz ki bankacılık ve sigortacılık şirketleridir. Donatımı ise “faiz hakkı” veyahut “ziyandan korunaklılık” mev­kii kazandıran yasalardır. Temelde, bu organizasyonda “üretim araçlarının üretilen şey kadrosuna dahil olması” kanıksanmalı­dır. Bu mevaz’da pazar mefhumu ülke sınırları telakkisinden masundur. Pazar dediğin “sektör” ve “ilişkiler”in icra ve tatbik edildiği/edilebileceği her yerdir. Kültürel, coğrafi, dönemsel, vb. inhisarlar olamaz çünkü her zaman ve yerde “tek tip”lik standart kabul edilmiştir. Müsaadeli standart dışılık da opsiyonel talep­lere ilişkin çeşitliliktir.

 

Paranın ödeme aracı olmaktan çıkarılması düşünülemez bile. İşgücü eğer “harcama iştahı” uyandırılamamış alanda tutulmak istenirse buna imkan bırakılmamalıdır. Harcama iştahları hazır paraya koşullandırılmamıştır. Ve sınırsız tüketici kredilendir­meye açıklık esastır. Bir yerin, falanca pazara açılabilmesi yahut o pazarın nimetlerinden yararlanabilmesi için “finansal karakte­ristiğine” eklemlenebilir özelliğe sahip olması yeterli ve şarttır.

Yukarıdaki iki paragraf sağlıklı bir bünyeyi anlatıyor diyemeyiz. Hiçbir bakımdan. Çünkü “doğal çevrim” hayatın içinden çekilip alınmış ve böylece süren bir oluş-bozuluş tezgahı anlatılmakta­dır. Mesela, “veritabanı” değil de veri küresi ve eksenleri, düz­lem küresel yollar, meridyen ve dönenceler” esasında çalışan bilişim donanımları ve yazılımları gündeme getirilse… Yenilik iktisadı literatürü bu yeniliğin, yüksek derecede makuliyetini savunsa ve ispat etse bile “bu yenilikle imal edilmiş bilişim do­nanım ve yazılımlarının” pazarı oluşmaz. Butik dükkanlara girer de görürseniz pazarı var sanmayınız. Çünkü, pazar kıymet-i harbiyesi bir şeyin üretilmesiyle değil “harcama iştahı” tezga­hına kabul edilmesiyle söz konusudur. Şu demek yani, eğer üre­timinizi, finansal organizasyonların aktörlerine teslim etmediy­seniz siz sadece bir hiçsiniz. Bir şey üretmek için kredi kullan­malısınız. Yoksa o ürettiğiniz şey tüketilen/tükettirici birşey olarak kabul edilmeyecektir. O şeyi, kredi alarak üretirseniz, organizmaya, tüketim yaptıracak bir albeni katmış olacağınız için artık adınız tüketici listeleri içinden çıkarılacaktır. Ama, üretici adları listesi var da oraya atlayacağınızı sanmayın. Bu organizmada bir tüketiciler bir tükettiriciler listesi vardır. Başka bir liste ne bulabilir ne de açabilirsiniz. Ah efendim, siz “karma­şıklıklara”, hesap edebilir yetkinliğiyle müdahale edebilmemizi sağlıyormuşsunuz! Kimin umurunda? Hiçbir bilişim sistemleri umurlarında olmamıştı zaten. Makineler, başarı herkes için olsun diye mi var sanıyorsunuz!

 

Çevrim şu: insanlara tüketme iştahı zerkeden, o iştahı besleyen, o iştahı yönlendiren bir hizmet ve ürününüz olacak. Buna daya­nan bir işletmecilik yapmalısınız. Kuruluşunuzu, daha ilk adı­mınızda “kredi başvuru” noktasından başlatmalısınız. Kredi kullanabilir sayılmanız, hizmet ve ürününüzün “akredite edil­mişler” listesinde yer aldığını/alabildiğini gösterir. Bu organiz­mada kalmakla kazanabileceğiniz için ve “tükettirebildiğiniz” kadar kalabileceğiniz için tüketici kredisi mekanizmalarından seçmeler yapmakla yürüyen bir işletmeciliği becerebilmelisiniz. Başka bir tabirle, bunu mideniz kaldırabilmeli.

 

Üretimin faktörlerinden bahsederken üç başlıkla sınırlı bir açıklamanın yetersiz kalacağını, söze, “organizasyon” maddesi­nin de eklenmesi gerektiğini ifade etmeye yeterli midir yukarı­daki serim?

 

Belki, iktisat teorileri vazlarında “monopol-tam rekabet” konulu tartışmalara bir başka ekleme yapmak anlamında sayılacaktır. Ama şurası kesin; Alfred Marshall’in dilinden işittiğimiz, ancak, bir sezginin işaretlerini alabilmek kuvvetinde addedilebilinir mevkide gördüğümüz “organizasyon”, finansal sermaye eliyle tatbikat alanına çıkmış görülüyor.

 

Tabi ki, Marshall’in organizasyon sezgisi aslında “en az fire ile en yüksek kazanç” rasyonalitesine rabıt sayılmalıdır. Onun sö­zünde, mahut bir çerçeve çizme gayesi vardır diyeceğimiz kari­neler bulmuyoruz. Esasen işaret ettiği “süreç tanımlaması yapıl­madan çoğalmış aktörler ve aralarındaki karmaşık ilişkinin” sevk ve idare edilemeyeceği”dir. Yani, işletmecilik etkisinin hem kamu hem özel teşebbüsü belirleyen kuvvetine değiniyordu diyebiliriz. Buradan, rafine bir nüve çıkarsak çıkarsak “işletme ve üretim örgütlenmesine otomasyon” takdim edilebilirdir. Yani, işletmecilik ve üretim plan ve programlamada otomat. Ve pazarın üretme organları arasındaki zincir ilişkilerde standart­laştırma. Hemen farkedilecektir ki, sözün özüne konunun çe­kirdeğine dokunan bir önerme gelip oturuyor. Mesele, bir pat­ronaj meselesi olarak gündemde yer almaktadır. Bir güç mev­humu etrafında dolanıp durulmakta hep. Analizcilere kalan da gerektirme beyanlarının mücadelesi içinde tefekkür. Bu müca­dele biter mi bitmez mi, hangi söz münazaaya son verir? Cevap, muhtelifun bih’ten ancak “mutlak temellendirme”ye bağlıysa sıyrılabilir. Yani gerektirmeler yürüyüşüne, zorunluluk veya “mümkün” den başlanıyorsa tartışma bitmez ve hatta hep kendi kendine ürer, büyür. Tabi bunu ne beğeniyor ne de istiyoruz. Amaç, herkesin kabule karin makamda sayacağı ama buna rağ­men herkesin “iyi” saymayabileceği sözü muradetmeli. Zaten “herkes için iyi” diye birşey yoktur ki o yüzden “kötü” vardır.

 

Lafı uzatmadan… Bir güç, “kadir” veya “kudret” algı ve kabulüne göre farklı bir bünye edinir. Haliyle iş işlemesi de farklıdır. Ta­birimizi, konumuz iktisat olduğu için şöyle telaffuz edebiliriz: “İktisada kadir” ve diğeri “iktisat kudreti”. “Sözün özüne konu­nun çekirdeğine dokunan bir önerme gelip oturuyor” diyerek mükalemesini başlattığımız mutlak temellendirmeyi dile getire­biliriz şimdi:

 

İktisada Kadir makamı amaç edinen faaliyet ve mimarları ile İktisat Kudreti’ni amaç edinen faaliyet ve mimarları birbirleri­nin can düşmanlarıdırlar.

 

Yukarıda demiştik ki; “hep istihsal ve istihdam bağlantılı kalına­rak mı geçerlidir bu tablo?” “Şu demek yani, eğer üretiminizi, finansal organizasyonların aktörlerine teslim etmediyseniz siz sadece bir hiçsiniz”. Bu tabloya “istihlak” de dahildir. Harcama­larınız da, harcamadıklarınız da. Yani tasarrufunuzu da alış-verişinizi de bu organizasyona teslim etmelisiniz. Bu şarta, bir ilke değil bir dayatma olarak hayatımızı kuşatıcı kuvvet yükle­yen mental, “iktisada kadir” makamında oturuyor. Hiç kimseye bir “iktisat kudreti” tanımıyor. Ve kendisinden başka hiç kimse­nin “iktisada kadir” olmasına tahammülü yok.

 

Bütün gücünün, dünün “ikame değer”inden bugün “kaydi-itibari temsil”e dönüştüğünü göre göre şu saatlere kadar gelindi. Daha doğrusu elindeki makasın iki ağzından birini kaybetti. Şöyle, makas açıla-kapana iş görür ki kapattığında kesmeyeceği ihti­mali, makası tutan eli korkutuyor şimdi. Çünkü makasın “ikame değer” ağzı ile “kaydi temsil” ağzı, kumaşı “kapamayacaktır”. Eğer ısrarla çalıştırmaya koyulsa makas, gevip gevip kalacak şekilde mafsalı tutmuyor-laçkalaşmış ve üstelik “ikame değer” ağzı körelmiş olduğu ortaya çıkacak.

 

Mafsalın gevşemesi ve yalama olması; “para alış-verişi hacminin mal alış-verişi hacmine oranı çok büyümüş” karşılığında oku­nursa yukarıdaki benzetme anlaşılacaktır. “İkame değer” ağzı körelmiş benzetmesini ise mal takasında fiyatın hükmünün kalmaması ile karşılarsanız mesajı tam alabileceksiniz.

 

2008 yaz sonunda ABD’de gayr-ı menkul mal fiyatlarındaki kıymet telakkilerinin bulanıklaşması suretinde yaşananlar; “ih­tiyaçlar hiyerarşisindeki” mantıklı gidiş-gelişin bozulduğunu ve tabi bu bozulmanın ise kıymeti aktaran-taşıyan şey olması gere­ken paranın kıymetin ta kendisi sayıldığını meydana çıkardı. Aynı tarihlerde şu da ortaya çıktı: Alış-veriş gücümüz pazara sunduğumuz mal ve hizmetlerden, yani, ürettiğimiz emekten-çalışma gücümüzden değil; para alış-verişine katılmaklığımızdan beslenmekteymiş. İktisadi faaliyet, “emek dönüştürmeyle gelen birikimin yönetilmesi” yerine “dönüştürmenin ölçü birimi olan para birikiminin yönetilmesi” karakterine dönmüş imiş yani. Ve bu karakteristik, işte o paranın adı her ne kelimeyse, o kelime­nin güçlü kabul edilmesi veya edilmemesine bel bağlar ki, o kelimenin sahibi büyük bir tehlike altındadır. Ya “kelimem güçlü kabul edilmezse” tehdidiyle daha fazla yaşayamayacağı kanaatine dayanan kararla “finansal organizasyonu” fesheden bir irade yüzünden işte dünya krize girdi. Fesih kararı alınmasa idi ne olurdu?

 

ABD’deki müşteri kredilendirmesiyle yapılan binaların tapula­rını, başka kredi kuruluşları eliyle yeni müşterilere satmak gere­kecekti. Ve yine aynı şekilde ABD vatandaşı olan kişileri satmak gerekecekti. Çünkü “sözleşme”yi başarısız organizatörden başa­rılı organizatöre ciro etmeksizin sistemi işletemezlerdi. Bu da sözleşmenin konusu olan şeyi ve taahhüt edenini meta haline getirirdi.

 

Yani, mortgage kredisine konu olan “gayr-ı menkul” ve tüketici kredisine konu olan “çalışan” üzerinde tasarruf yetkesi edinmek talebinin uyandırılması rekabetine girişecek yeni aktörlere gi­dilmesi gerekirdi. Haliyle ve demek ki, “finansal organizasyon” müellifi ile bu hadisenin cereyan ettiği ülkeni sahibi aynı kişi olmasaydı feshe gerek duyulmazdı. Ve ABD ülkesini ve ABD vatandaşını ticaret metaı olmaktan koruyacak tek bir yol kalı­yordu geriye; sistemi feshetmek.

 

Ama sanmayalım ki temelli fesihtir bu. Tenkizat ve tenzilat seviyesine indirgedikten ve dışarıdaki “kaime”leri devşirdikten sonra yeniden teşekkül tarihine kadar sürece bir fesihtir.

 

Şu saatler, yeniden dirilme anına gebedir. E, tabi kürtaja meyilli olmayanlar ve düşükten korunanlar için. Yoksa, o mahut finansal organizasyon çemberinin müellifi makasın mafsalını sıkılayacak ve ikinci ağzı biraz olsun bileyecek. Onun başka bir sistem inşa etmeyeceği açık.

 

Yani, ne tekrar “toprak organizasyonu”na ad olan feodalizasyona ne tekrar “işçi organizasyonu”na ad olan komünizasyona ne tekrar kolonizasyona vs. dönmeyecek. Çünkü “cumhuriyet” ile “demokrasi” karşıtlığına itilmeyi ne isteyecek sebep var ne me­cal.

Finansal Organizasyon ve Nedret

Yatırım için biriktirilen ve tüketim için biriktirilen aslında “nedret gücü”dür. Marjinalistlerin perhizin fiyatı dedikleri “har­camamanın karı”nı onu piyasadan çekenlerin ihtiyarından gasp etmenin maliyetini taşıyamayan yahut bu gaspın cezasını göze alamayan “merkez”, kendi kurduğu tezgahı bozuyor.

 

Tezgah şu idi: Gündelik hayat standartlarınızı yükseltemeyip gelirleriniz içinden harcamayarak ayırdığınız payı, para piyasa­sına çeken kredi sözleşmeleri.

 

Ayda 2000 lira geliriniz var ve bunun 300 lirasını harcamadan da gündelik geçimi başarabiliyorsunuz diyelim. Bu perhizi bir amaç için yapıyorsunuz tabi. Bir bahçeli ev veya yeni model bir araba almak istiyorsunuz diyelim. Yahut bir felaket karşısında ayazda kalmamanın tedbiri için yedek akçe bulundurmaktasınız. Ama bu payların toplamı, niyetinizi gerçekleştirecek büyüklüğe erişene kadar belki beş yıl belki on yıl geçecektir. O kadar süre gerektirmeyen, mesela altı ayda birikenle gerçekleştirebileceği­niz ara-çeşni niyetleriniz olabileceği gibi, şöyle böyle tatminlere de yönelebilirsiniz. Bu hesapla yapacağınız şey bellidir: Bekle­mek.

 

Fakat para ticareti yapanlar sizin kadar sabırlı değil. Ve iştahları sizinki kadar söz dinlemiyor. Bu sabırsız ve açgözlü merkez sermaye, para ticareti piyasasından kabule yanaşmadıkları süre­ler boyunca çekip aldığınız tasarrufunuzu ayartacak tekliflerle karşınıza çıkıyor: Eller cebe, paralar bu yana.

 

Diyor ki, şu evi almak için beş yıl beklemene ne gerek var, ben sana alıvereyim, aydan aya beş yıl içinde geri ödersin. Bu şu demektir, ama, iki taraf da sözünü bile etmez, çünkü sabırsızlık ilan edilecek bir meziyet değildir… Senin perhizini sana satayım sen de karşılığında beş yıl önceden tatmin bul. Sanırsınız ki, size bu teklifi yapan banka, sizden daha önce başladığı ve sizinkin­den çok daha sıkı perhizinin biriktirdiğini satıyor! Hiç değil. Banka, olmayan parayı satışa çıkarma illüzyonu değil miydi, inanmayanlar bankalar kanununu okusunlar. Neyse biz konu­muza dönelim.

 

Bu tür sözleşmenin evi inşa edecek olanla da yapıldığına şahit olduk. Yıllar boyu birikecek karlarını bekleme, hangi üretimi başlatmak için biriktiriyorsan o kadarlık bütçeyi sana sunayım. Belki, birkaç nesil sonraya nasip olacak gücünle ancak başlata­bileceğin hamleyi şimdi yapabilmeni sağlarım, istersen.

 

Bütün faaliyetlerin benzer sözleşmeler etrafında şekil ve hayat bulduğu vakit fiyat, emek ve perhizin değeri kalmayıp onların yerine mübadele vasıtası gelir oturur. E, ne sakıncası olabilir? Yok tabi. Durumları “devingenlikten” durgunluğa” dönüştürmek kusuru işlenmedikten sonra hiçbir sakıncası yok. Yani şu halde, etik bulmadığımız veya alışkanlıklarımıza saldırı saydığımız için eleştiriyoruz?! Hayır, elbette eleştirimizin ahlak ile gelenek ile ilgili daireden beslendiği açık. Fakat aklen geçerli ve gerçek bir açıklamadır diye kabule sunacağımız bir mütalaamız da var.

Şöyle… Bu tezgahta “sermaye” tekleşir. Teklif etme gücü tekle­şir. Biriktirme yetkinliği tekleşir. Ve tekleşen sermaye, zaten bir meta haline gelmiş olan “para birimi”ne angaje spekülatörlerin her hareketinden direk etkilenir. Dengeleyen başka bir sermaye etkisi ortadan kalkmıştır çünkü. Ve artık her kredi sözleşmesi sair alış-veriş sözleşmesi hükmüne galip kılındığı için “kredi karşılıkları” paritelerini kollayan finans ticareti büyüklüğü her an artar. Yani, falanca meblağı aşmaması veya bulması gereken kredi yansıtma tercihleri, o krediyi “tüketen-üreten” olmak üzere iki tarafa da açan finansçıyı, elindeki “borçlu imzalarını” satmaya ya da toplamaya zorlar/iştahlandırır. Ve bu dalavere gün gelir alış-verişe konu olan mal hareketi meblağı ile alış-verişe konu olan para/poliçe/tahvil/taahhütler meblağları ara­sında faiz çarpanı farkını fersah fersah aşan bir oransızlık ken­dini gösterir.

 

Bu tablo şu benzetmeye tam karşılık gelir. Gıdım gıdım kuruta­rak bataklıktan sağlamlaştıracağınız zemini beş yılda elde et­meye uğraşmak yerine; adı finansçı olan hamalın sırtına binip onun koşarak batağa saplanmaktan korunup karşıya geçirmesine güvenebilirsiniz. Ama hamallar arasındaki “tahvil” ticareti ka­rarlarının hızı ve hacim-yüzey ölçüleri batağa yutulma hızından ve kaldırma gücünden büyük olamadığı zaman sizi sırtından atmayacağının garantisi yok. İnsanlığın bütün özerk emellenmelerini “tek”leştirmenin altından sayısı belli karar merkezlerinin kalkması mümkün değildir. İşte bu yüzden finansal organizasyon tezgahı taşmaları yayacak, eritecek, bu­harlaştıracak ekoeydeşmeyi öldürür ve kendisinin zalimliği o anda ortaya çıkar. Nazik olmadığını ancak o zaman anlarsınız.

Muhtaç Olduğun Kudret Kamu Veritabanlarında Mevcuttur

Türkiye Bilgileşim Ajansı… Yerel ve merkezi idarenin taşra teş­kilatları dahil, ellerindeki kamusal verilerin halka açılması ile meydana çıkacak olan bu yeni sosyal sermaye bütün herkesin bütün her şeyden haberdar kılınması işinin araçlarından olacak bundan böyle.

 

Yönetim tüzel kişiliğine tetabuk eden;

…..yol gibi su gibi enerji gibi gaz gibi telefon gibi tam bir alt yapı şebekesi denginde,

…..beldede gerçek ve tüzel kişilerin ürün-faaliyet-meslek-amaç kapsamında kamuya açık yapıp-etmelerinden doğan ve

…..şehir kaynaklarının envanterinden ibaret olan bilgilerin veri setleri halinde,

…..ölçülebilir-karşılaştırılabilir, uluslararası (isic, isco, cofog, copni, vd.) standartlarda tanımlı, açık-anlaşılır biçimde;

…..gerek sonradan okumayla/güncellemeye gerek verinin doğ­duğu ve değiştiği yerden doğduğu ve değiştiği anda zabdetmeye bağlı genişleyen kayıt referansına dayalı,

…..Şehir Adres Standardı ve Coğrafi Bilgi Sınıflaması ve Şehir Sayısal Haritası ile mezcedilmiş;

…..karar destek, projeksiyon, imaj rapor, optimizasyon, plan altlığı hizmetlerinden sorumlu

…..TAŞRA BİLGİLEŞİM AJANSLARININ kurulmasını bilgi çağı ve bilgi toplumu gündeminde başat mevzu etmek irademizi beyan ediyoruz.

 

Böylece kamu veritabanlarındaki bilgilerimizi halkın erişimine açtığımızı ve işlerimizde, meraklarımızda, sorunlarımızda, öne­rilerimizde, tercihlerimizde, vb. özerk emellenmelerimizde kullanılabilir bir mecraya sahip olabildiğimizi göstereceğiz. Bil­meliyiz ki, Hangi sektör, birey ve kamu amaçları için olursa olsun; “yenilik” bir ihtiyaç olmaktan çok bir sorumluluktur. Ancak bu sorumluluğu yerine getirmek oldukça zordur. İşleyen bir hal-i hazır düzende; doğru yönde ilerlediğinizi düşündüğü­nüzde “yenilik” bir risk oluşturur. Değişim ve dönüşüm devrele­rinde ise “yenilik”; maliyete yol açacağından tercih edilmez. Oysa gerek işleyen bir düzende gerek değişim ve dönüşüm dö­nemlerinde “yenilik”; fark yaratmak demektir…

 

Verinin sunumunda yaşanan zaman ve mekan sorunu, Bilgi Gardiyanlığı yapabilmenin kılıfı olarak kullanılamaz. Türkiye Toplumunun Gündemi: Bilgi Servis Ağları, yani Bilgileşim Alt Yapısı yahut G-ERP (Government-ERP): Şehir Kaynakları Planlama’dır. Bilgi Toplumu Yönetimlerinin Vizyonu ise bilgi­nin tahliyesidir, bilmek iradesine cevap olmak gayretiyle bil­dirmek özgürlüğü gösterisidir.

 

Gündelik hayatın yoğunluğu ve durmadan çoğalan hadiseleri; BİT altyapı kapasitelerinin yükseltilmesi ve kullanım fırsatları­nın yaygınlaştırılması vesilesiyle düşüncede kurduğumuz, bütün soyut mefhumlara karşılık gelen hakikî varlılarına değişik bir modelle bağlantılandırmak gereğiyle bizi karşı karşıya getirmiş­tir. Bu gündem, nasıl bir iradenin ifadesi olan düşünce şekline bağlantılandırılacak diye soramıyorsak bile, öyle bir tekne yapa­lım ki orada herkes kendi “haber alma” ve “bilgilenme” hamu­runu yoğurabilsin. Gerek bir yönetimin çalışmasına gerek o yönetimin “yaşadığımız yer” dolayımında sunduklarından isti­fade edecek muhatapların tatminlerine atfen gerçekleştirilen veya beklenen modeller, “gecekondu büyümesi” gibi ilk odaya eklenen yeni odalar mesabesinde mi inşa edilecektir, yoksa mu­hataplar, bir kurgu var da o kurguya “yakışan yanını almak” tahtında adapteye mi odaklanacaklardır… Bu cihetle “yöneten­ler” ve “yönetilenler”, mesailerini stratejik ağırlıkta veya taktik kisvede yada tüketilecek şey değerinde, vs. hangisine sarfedeceklerini bilebilsinler.

 

Günümüzde beldeye yönelik algı ve farkındalık, belde sakinle­rinin hem sahiplenme hem ihtiyaçlarını giderme duygularına hitap eden sosyal sermaye alanındaki yeniliklerin sona erme­mişliğinden besleniyor. Bu yenileşme hızı geometrik matriksle gramatize edilebilir ve yani bir “rakam”la ifade edilmesinden korkulur büyüklüktedir. Korkuyu unutmak tercih edilmiş ve bu hızı düşünmek boşuna bir uğraş derekesine indirilmiştir hatta. Bu hız; zaman, mekan, eylem, algı değişmelerinin hem sebebi hem sonucu mevkiindedir. Dolayısıyla sosyal sermayenin kulla­nımı, bakterilerin çoğalması gibi çeşitlenmekte ve giderek yeni yeni sosyal edinimler, sosyal problemler, sosyal tatminler do­ğurmaktadır.

 

Bu karmaşıklık, kompleks; “yönetilene” ve “yönetimin konu­suna”, “eşyaya” ve “kullanım şartlarına” dönüşüm yaşatmaktadır. Dolayısıyla, gerek geleneksel gerek sanayi toplumunun yaşama biçimlerinin yerine modern toplumun şartlarını ikame ettirmek gibi sade modelle beldeyi yönetmek pek kabil değildir. VitalPolitik’imizin muhtevasına tam nüfuz edebilmenin önünde bir engel olarak görülen bu verili şartlar aslında “tanım ve tanı­tımlarımızın karşılıklarını” ille de eskisi gibi tutmak ısrarımız­dan kaynaklanabilir mi acaba? Dahası mesela “belediye başkanı” bir yönetici sıfatı değil, ama, belki “belde sakinleri arasından bir mümeyyiz” manasında zamirdir araştırmasından korkuyor mu­yuz?. Korkmuyorsak eğer, “Yönetilen, hemhal-hemfikir olan ve olunan zümre mevkiindedir şimdi” diyebilecek miyiz?

 

Bu bakımdan “yaşadığımız yerde doğurduğumuz bilgi”nin her an ve her lokalde ve her halde zapt u rapt altına alınması, o za­bıtlardan üreyen kayıtların herkesin “işleyişine ve işlemeyişine” kullandırılması, entegre edilmesi birinci sırada önem kazanmış­tır.

 

Fakat bu önem, hâlâ birçok “sorumlunun” indinde “planlama dairesinin daha çok donatılması” gerekiyor diye anlaşılmaktadır. Oysa “karar yapıcılığın” yerine getirilmesi, “karar alma komp­leksinin” çalıştırılması ve korunması; yukarıdaki manzaraya münasip bir şekilde bütün beldeyi kapsayan bilgileşmeyi ve bildirişmeyi gerektirmektedir.

 

Oysa, “karar yapıcılığın” yerine getirilmesi “karar alma komp­leksinin” çalıştırılması ve korunması; yukarıdaki manzaraya münasip bir şekilde bütün beldeyi kapsayan bilgileşmeyi ve bildirişmeyi gerektirmektedir. Modern toplum böylesi bir bilgi­lenme olmaksızın hem maddî varlığını devam ettiremez hem de “kendi yapıp-etmelerinden neşet eden” bilgiye sırt çevirmekle kendini çökerten bir tavır almış olur. Kaldı ki, sırt çevirdiği bilgi dahi kendisinindir. Eğer ölmesek, doğmasak, evlenmesek, mu­habirler birer kayıt sahibi olamayacaklardır. Eğer okumasak, ihtilafa düşmesek, iş yapmasak, önermesek, reddetmesek, katıl­masak, vs. yine ilgili kütükler birer kayıt sahibi olamayacaktır. Demek ki, sırt çevirdiğimiz bilgi bizimdir, bizden başka hiçbir eski-yeni hâdis makamın değil, toplumun. Aynı zamanda YÖNETİCİLERİNDİR. Yöneticilerindir çünkü, onların yapmayı önerdikleri ve yapılanı sevk ve yolu tayin ettikleri için yöneti­cilerin. Yönetime ve Hemşeriye yapısal bir unsur olarak öner­diğimiz BİLGİLEŞİM AJANSI fonksiyonuna ilaveten, bu yapısal eklentinin misyonuna karşılık gelen bir PİLOT BİLGİ YAYINI ABONELİĞİ projelendirebiliriz. Ve bütün yayının arkasına BİLGİ RAFİNERİSİ kaabiliyetini yerleştirerek YÖNETİM ÖR­NEĞİ sergileyebiliriz.

 

Bu amaçla;

-bilgi-veri standardı,

-uluslar arası sınıflamalar (isic ,isco, us97, cofog, copni, vs.)

-akıllı sayısal harita,

-nokta, çizgi, alan üzerine geocode edilmiş metadata

 

kalemlerinden mürekkep açılacak veritabanından;

– bulma (yaşadığımız yerin herhangi bir şeyine tesadüf edilmesi değil, bulunacağını bilerek aratacak, izletecek),

– yararlanma (insanlarımızın iş ve meraklarına yönelik mesaile­rinde optimize, prodüktif, rantabl davranmalarına katkı sağlata­cak)

– ölçüm alma (ister zaman ve mekana konkre kalarak ister ta­mamen serbest ama “halin “bir diğer” halle” çapraz okunabilirli­ğine ulaştıracak),

– entegrasyon (portal ilgilisinin bu sayede yaşadığımız yer bilgisi ile kendi gerçek veya tüzel kişi “arayış, kayıt ve belgelerini” yan yana getirebilmesine olanak sağlayacak)

 

arayüzleriyle, BİLGİ (veraseti) ve SORGU (bülten) sunumuna, bir veri ve bilgi rafinerisi altyapısı kullandırarak izleyiciye ken­dini bulduran mecra kabiliyetini ajansa kazandıracaktır.

 

Vatandaşın şehir mekanlarını kullanımı, yeni firmaların kuru­luşu, iflaslar, taşınmalar, yeni konut alanlarının hizmete girmesi ve yeni ticari bölgelerin izlenmesi, bir semtin veya mahallenin zaman içinde görece zenginleşmesinin bilgi ihtiyacını ileri tek­noloji ile izleyerek dinamik pazarı her tür hizmet için sunmalı­yız. Kurumlarımızın değişim hızından daha hızlı değişen pazarı öğrenilebilir ve talep edenin adına, kendine özgü, değişimi takip etmeye yarayan; alandan bilgi toplama hizmeti anonimleştiril­melidir. Hemşeri Bilgileşim Ajansları bu hizmeti kurumsal olarak verebilecek donanıma sahip kılınmalıdır. İçinde yaşadı­ğımız yeni makro ekonomik koşullarda firmaların ve gerçek kişilerin, yeni koşullara alışması için yukarıdaki ve daha nice karar destek hizmetlerinin Bilgi Rafinerileri fonksiyonuyla vaat ve taahhüt edilebilirliği gerçeklik alanına çıkarılmalıdır.

 

Ekonomik faaliyet, hangi “denizde yüzdüğünü” bilmeyi gerekti­rir. Bu gereğin objesi olan “karşılaştırılabilir dijital bilgi”; milli servetimiz olan tüzel bir kişinin, kurumun önünü, geleceğini görmesi, planlayabilmesi, rekabet edilebilir, rekabet edebilir hale gelmesi ve özgüvenini kazanması anlamına gelir. Pazar sadece tek odaklı izlenemez… Türkiye coğrafyasında göreceli güçlülük alanları, yetersiz olunan coğrafi bölgeleri, pazarın ka­pasite analizlerinin yapılabilmesi, rakiplerin coğrafi dağılımla­rına göre izlenmesi mümkün olabilecektir. Bilgi Rafinerileri yazılım arayüzleri, sektör bilgilerini il il, ilçe ilçe, bölge bölge dijital haritalar üzerinde ilişkilendiriyor olacaktır. Bu haritalar; Mahalle ve Köy bazında demografik yapı bilgilerini, yol ağının bütün Türkiye trafik yoğunluğu bilgilerini, limanları, hava alanlarını, gümrük kapılarını, yanı sıra İlçe bazında 14 gelişmiş­lik göstergesini, İl bazında 64 gelişmişlik göstergesini, Sektör bazında il ve ilçelerde devlet yatırımlarını, Organize sanayi böl­gelerini ve üretim kapasitelerini ve firmalarımız için gerekli diğer bilgileri ve kullanıcı olarak tarafınızdan konulacak kişili­ğinize özel coğrafi-ekonomik analiz bilgilerini Bilgi Rafinerileri Arayüzleri üzerinde birleştirerek sorgulama imkanını kapsaya­caktır.

 

Türkiye’nin en batı ucundan en doğu ucuna kadar, GPS (Global Position System) aletiyle, bulunduğunuz yerin adını, soka­ğını, kapı numarasını görmek, gideceğiniz yere dijital harita ve planlar üzerinde “sağa dön”, “sola dön” komutlarıyla tarif alarak ulaşmak, hatta yola bağlı trafik yoğunluğu verileri ile en hızlı ulaşımın veya en kısa yolun tercih edilebileceği, yön ve yolu­nuzu belirten navigasyon Hemşeri Bilgileşim Ajansı’nın Navigasyon Veritabanı ile artık bir sorun olmaktan çıkacaktır. Bütün Türkiye’de ve şehirlerde yolculuk kolaylaşacaktır… (81 ili, 930 ilçe, 34.245 köy Hemşeri Bilgileşim Ajansı Navigasyon Veritabanı kapsamı içinde yer alacaktır….) Her an güncellenecek bütün POI (point of interest), market, otel, lokanta, akaryakıt istasyonu, oto bayi, oto yetkili bakımevi, beyaz eşya satıcısı, sinema, tiyatro, müze, hastane, karakol, eczane, cami, kilise, sağlık ocağı, karakol, pansiyon gibi gündelik hayat için zorunlu bilgiler yakın zamanda “her an ulaşılabilir yerden” öğrenilmek istenecektir. Bu ihtiyacı karşılayan Bilgileşim Ajansları hayatı­mızın vazgeçilmezi olacaktır. Ajansın veritabanı; Türkiye’de Edirne’den Kars’a, Hakkari’den Datça’ya bütün Türkiye kara­yolu ağını, 403.845,06 km.yi, kapsamı içinde tutacaktır. Ayrıca kültürel ve tarihi önemli noktaları, mağaraları, plajları, şelale­leri, milli parkları, antik kentleri vb. de içerir…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu Kitabın Referansları Üzerine Birkaç Söz

Kimlerden yararlandığımı, bir tekini bile dışta bırakmayacak mükemmellikte belirtmem beklenmesin. Ama ismini vermem gerektiğini bilebildiğim çok insan yok. Mehmet Özbek, Yücel Yaman, Alpaslan Durmuş, Nabi Avcı, Adem Kandemir, Hakan Fidan, Kerim Ali Özdemir, Mustafa Dinç, Burhan Koca.

Yücel Yaman’ın yayımlanmamış müsveddelerinden geliştirdiğim yazılar var bu kitapta. Biri “Coğrafya” Kavramının Değişimi ve diğeri Geleceğimize Mesaj: Ey Türk Yurttaşım Olan Dünya Nettaşı! başlığında okuduklarınızdır. TÜİK-TBA İşbirliği: Cihannüma Projesi başlığımızın Mesele alt başlığında; Immanuel Wallerstein’ın “Sosyal Bilimleri Açın” başlıklı çalıştayının raporundan yararlandım. Musa’sını Kaybetmiş Bir Asa: Türkiye Bilgileşim Ajansı başlığının alt bölümlerinde “Sabri Ülgener yaşasaydı TBA’dan nasıl istifade ederdi?” sorusuna cevap vermeye çalıştığım yazılarım yer alıyor. Bu atıflar üzerinden yaptığım uyarlamaktan ve fakat bu sayede -bir talebenin öğretmenlerinden aldığını- dönüştürmesinden başka değildir.

 

Buraya alınmış her yazım, daha önce muhtelif mecralarda okuyucusuna ulaştırılmış yazılarımdan seçmedir. Bu yayın için gözden geçirilmiş ve muhakkak bir tashihe uğramıştır. Sıralandırılması tamamen tevkifidir. Ve bu tevkif seçme yapmak sebebimizle bağlantılı. Zaten yayına çıkma takvimi ile yazılarımdan yaptığım bu seçmecenin bir anlam bütünlüğü var. Şöyle ki, Ağustos 2009 itibariyle Başbakanlık bünyesinde Bilgi Toplumu Ajansı kurulmasını içeren bir kanun tasarısı hazırlandı; bendenizin 2007 yılından bu yana resmen teklif ettiğim kuruluşun, müsteşarlar seviyesinde önerilmesi anlamı taşıyan bu tasarı mecliste görüşülürken, buradan savunmak istedim. Yazıların sıralanışı işbu savunmanın insicamı gereğine merbuttur.

Reklamlar

4 yorum

  1. Esra dedi ki:

    Çok lafla boğulmuş bir yazı…

    • bilgitoplumu dedi ki:

      Özetlesek açık değil diye eleştiriliyoruz.
      Açıklamaktan erinmeyince de lafa boğmuşuz diye eleştiriliyoruz.

      Fakat… Esra farkında mısınız, bu metin bir kitap hacmindedir.

      Saygılarımla,

      Tahsin

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: